26 Kasım 1996 Salı

Toplumun haber alma hakkı

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 22. Birleşimi (26 Kasım 1996)

ANAP GRUBU ADINA A. AHAT ANDİCAN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; düşünce ve görüşlerin özgürce iletilmesi, insanın en değerli varlıklarından birisidir. O halde, her yurttaş, yasa ile belirlenen durumlar dışında, özgürce konuşabilir, yazabilir ve basabilir. Bu sözler, günümüzden tam 200 yıl önce söylenmiş; 200 yıl önce prensipler konmuş. Yine, 200 yıl kadar önce, Amerika Birleşik Devletleri Anayasasında “Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayan hiçbir yasa çıkarmayacaktır” denmiş. İnsan Hakları Bildirgesinin 19 uncu maddesinde de var bu ve 1975'te yayımlanan Helsinki Antlaşmasında da benzer bir şart var.

Geçmişte var olan ve bugün hâlâ varlıklarını sürdüren baskıcı rejimleri incelediğinizde, tek bir ortak payda görürsünüz; o da, toplumun haber alma ve bilgilenme hakkının sınırlanmasıdır. Zira, bu yönetimler, ülkesindeki ve dünyadaki gelişmeleri izleyemeyen toplumlar haline dönüştürmek isterler yönettikleri grupları. Böylece, yolsuzlukları, iktidarın kötüye kullanımını ve aldatmaya dayalı ideolojilerle yönetimi, yönetilen toplumlar fark edemezler. Böylece, toplum çıkarlarının önüne kendi çıkarlarını koyarlar ve topluma sürü muamelesi yaparak haber alma ve bilgi alma özgürlüğünü kısıtlamaya devam ederler.

Toplumun haber alma hürriyetinin gerçekleşmesi ise, ancak ve ancak basın özgürlüğüyle mümkündür. Demokrasiyi gerçek bir hayat şekli olarak kabul eden ülkelerde, toplumun haber alma hakkı ve bu hakkın kullanım biçimi olan basın hürriyeti üzerinde tüm kısıtlama ve engellemeler ortadan kaldırılmıştır. Böylece, demokratik ülke toplumları, yasama, yürütme ve yargının aşırılıklarını sınırlayabilmekte, eleştirebilmekte ve gerekirse reddedebilmektedir. Bunun için, aracı olarak basını kullanmaktadırlar. Böylece, basına yakıştırılan dördüncü güç tanımlamasının da kaynağı buradan yola çıkmaktadır.

Günümüz dünyasında, basın özgürlüğü, bir siyasal rejimin özgürlük anlayışının ne olduğu konusunda önemli bir göstergedir. Bir diğer deyişle, basın özgürlüğü, katılımcı demokrasinin vazgeçilmez bir önşartıdır ve demokrasinin barometresi olarak kullanılmaktadır. Kamuoyunun sesi olma görevi nedeniyle, basının, siyasî iktidarlarla, ülkemizde olduğu gibi, sık sık karşı karşıya gelmesi doğrudur, gelir.

Devlet otoritesinin yoğun olduğu ülkelerde, basının uyması gereken kurallar, çok ayrıntılı yasalarla, yönetmeliklerle düzenlenmiştir. Buna karşın, demokratik teamüllerin yerleştiği ülkelerde ise, basın, genellikle, kendi inisiyatifi ile kendi görüşleri doğrultusunda otokontrol düzenini kurmaktadır. Yani, bir anlamda, basının kendi içerisinde uyguladığı bir denetim mekanizması, demokrasiyle paralel giden bir yöntemdir.

Türkiye açısından baktığımızda, çokpartili rejime geçiş döneminde çıkarılan 5680 sayılı Basın Yasası, daha sonraki dönemlerde birçok değişikliklere uğradı ve özellikle her anayasanın değiştirildiği dönemde, ciddî değişiklikler gerçekleştirildi.

Kuşkusuz, Türk basının, Batılı ülkelerde olduğu gibi, demokratik ülkelerde olduğu gibi, kendi otokontrol mekanizmalarını çok iyi yerleştirdiğini söyleyemeyiz. Zaman zaman, gerek kendi içerisinde ve gerekse toplumun çeşitli kesimlerine yönelik yanlış ve yanlı uygulamalar yapıyor ve buna, bazen, alet olduğu da gerçektir. Özellikle, ulusal çaptaki basında, bir tekelleşme -ve çapraz tekelleşmenin de- olduğu görülmektedir. Türk basın mensuplarınca oluşturulan Basın Ahlak Konseyi, Batılı eşdeğerlerinin etkinlik düzeyine ulaşamamıştır. Bunlar hep doğru; fakat, ülkemizde doğru olan bir şey daha var: Biz, siyasetçiler olarak, demokrasimizin tüm hastalıklarını, sosyal ve ekonomik problemlerimizin tüm hastalıklarını medyaya yüklemek gibi -özellikle iktidarda olduğumuz zaman- bir yanlışın içerisinde olmamak durumundayız. Eğer demokrasimizde problemler varsa, bozukluklar varsa, medya, bunun nedeni değildir; sadece, bu sorunları ve bozuklukları daha görünür hale getirmektedir; toplumun önüne, belki biraz agrandise ederek, belki biraz büyüterek sunmaktadır ve bir anlamda bizleri, yani siyasetçiyi, sorgulamaktadır. Siyasette ve demokraside olması gereken ile var olan arasındaki -bunun altını tekrar çizmek istiyorum; siyasette ve demokraside olması gereken ile var olan arasındaki- farkı, medya, özellikle daha belirgin hale getirir.

Bakınız, daha iki gün önce, ülkemiz adına, demokrasimiz adına üzücü bir olay yaşandı. Genel Başkanımız Sayın Mesut Yılmaz, Budapeşte'de, menfur bir saldırıya uğradı ve bunun akabinde, çeşitli yorumlarla birlikte, dün İktidar ortağı bir partimizin sayın genel sekreteri bir basın toplantısı yapıyor. Normal olarak, onurlu bir siyasetçiden ne beklersiniz; önce, böylesi bir olaya üzüntülerini bildirmesini ve geçmiş olsun dileklerini iletmesini beklersiniz. Yok, öyle olmuyor. Ne oluyor; bu ülkenin iktidarını yürütmekte olan bir Koalisyon ortağının sayın genel sekreteri, olayla ilgili beyanların çelişkilerle dolu olduğunu belirtiyor, Mesut Yılmaz'ın daha önceden karar vererek Budapeşte'ye gittiğini söylüyor, “Mesut Yılmaz daha önceden karar vererek oraya gitmiştir. Pazar gecesi televizyondan duyuyoruz ki, Peşte Hilton otelinde gazino önünde saldırıya uğramış” diyor ve şu görüşleri, şu soruları gündeme getiriyor: “Aklımıza şu sorular geliyor: Otelde görünmediği 28 saat içerisinde ne yaptı, kimlerle görüştü? Olayın gazinonun önünde olduğu söyleniyor, otel lobisinde değil. Mesut Yılmaz gazinodan mı çıkıyordu; orada ne işi vardı; kumar oynamaktan mı çıkıyordu? Mesut Yılmaz, kendisine yumruk atan şahısla, gizlice neler konuştu? Korumalara rağmen, bu kişinin otelden rahatça ayrılması ve Mercedese binerek uzaklaşması, nasıl izah edilir?” Dünkü beyanatlar...

Değerli arkadaşlarım, bu saygıdeğer diyemeyeceğim siyasetçi arkadaşımız, böylece, Sayın Mesut Yılmaz'ın saldırganı tanıdığı, gündemi değiştirmek için, bilerek bu olayı düzenlediği, olayın kumar oynanan bir mekânda geçtiği ve saldırganın da bilerek serbest bırakıldığı imajını yaratmaya çalışıyor. Diğer taraftan, hemen ertesi gün -dün, yani- kimliği belirsiz bir şahıs, televizyonları arıyor; olayı gördüğünü iddia ediyor ve çok ilginçtir, bu genel sekreterin ifadelerine paralel, benzer iddiaları gündeme getiriyor. Buradaki ağız birliğine dikkatinizi çekmek istiyorum; çok önemlidir bu.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 22. Birleşimi (26 Kasım 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

Blog Arşivi