19 Aralık 1996 Perşembe

Promosyon

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 38. Birleşimi (19 Aralık 1996)

HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Fransızca bir sözcük olan ve aslında, ilerleme, yükselme, terfi anlamına gelen promosyon, satışların artırılması ve geliştirilmesi için kullanılan tekniklerin tümünü ifade eden bir terim olarak kullanılmaktadır.

Gazeteler, zengin ve doğru haberleri, olaylara ışık tutan yorumlarıyla okuyucu kazanırlar. Bunun yanında, birçok gazete, satışlarını artırmak ve okuyucu çevresini genişletmek için, birtakım ek edimlerin sunulmasını da içeren yöntemler uygulamaktadır; yazılı basında “promosyon” sözcüğüyle bu yöntemler kastedilmektedir. Gazeteyle birlikte, dergi, kitap, harita, poster, bayrak, afiş gibi kültürel ürünler sunmaktan başlayan bu ek edimler, gazetenin belirli bir süre satın alındığını kanıtlayan kuponların biriktirilmesiyle edimlerin, büyük kitap ve ansiklopedilere kadar gitmesi sonucunu doğurmaktadır.

Türkiye'de, gazeteler, promosyon yoluyla, okuyucularına çok değerli eserler kazandırmışlardır. Bu sayede, çok değerli ansiklopediler, birçok evin kütüphanesinde baş köşeyi süslemektedir. Bütün bunlar, gazeteciliğin niteliğine uygun, son derece yararlı kültürel hizmetlerdir. Genel olarak okuma, özel olarak gazete ve dergi okuma alışkanlığının çok yaygın olmadığı ülkemizde, bu yoldan, hem gazetelerimiz satışlarını artırmış hem de insanlarımızda okuma zevki gelişmiştir; ancak, bir süre sonra, kültürel alandaki promosyon yeterli görülmemiş ve gazetecilikle hiç ilgisi olmayan; örneğin, makarna veya deterjan gibi besin veya temizlik maddeleri; çatal, tabak, bıçak, tencere gibi mutfak eşyası; televizyon, çamaşır makinesi, buzdolabı gibi dayanıklı tüketim maddeleri; bisiklet, otomobil gibi taşıma araçları verilmeye, hatta, emekli maaşı gibi hizmetler vaat edilmeye başlanmıştır. Basın mesleğinde olağan sayılamayacak bu tür ek edimlerin değeri arttıkça, kupon biriktirme süresi uzamakta, hatta, okuyuculardan “katılma payı” veya “katkı payı” adı altında ayrı, nakdî ödemeler istenmektedir.

Bu arada, farklı zamanlarda başlayan ayrı ayrı kampanyaların birlikte yürütüldüğü, böylelikle, okuyucuların bir kampanyada vaat edilen ürünü alamadan, ikinci, üçüncü veya daha fazla kampanyalarla promosyon yapan gazetelere bağımlı duruma geldiği görülmektedir.

Öte yandan “promosyon” adıyla verilen ürünlerin her zaman piyasadaki benzerleriyle aynı kalitede olmadıkları, bazen düşük kalitede veya vaat edilenden farklı markada ürünlerin ya da eskimiş modellerin verildiği, yaygın şikâyetlerin ortak konusudur. Bazen de, vaat edilen ürünlerin tesliminde gecikme veya başka güçlüklerle karşılaşılmakta ve aylarca kupon biriktiren okuyucular hayal kırıklığına uğramaktadır.

Bu gelişmeyle birlikte, gazete okuyucusu profili de değişmekte ve gazeteyi, sadece kupon kesmek için satın alan yeni bir tüketici tipi ortaya çıkmaktadır. Tüketici tercihlerini böylesine saptıran ve sınaî ürünlerin olağan dağıtım kanallarını değiştiren bu gelişmeyi sağlıklı olarak nitelendirmek olanağı yoktur.

Günümüzde ulaştığı boyutlarıyla, promosyon işi yozlaşmış; gazeteler değişik sınaî ürünlerin pazarlayıcısı durumuna gelmiştir.

Halen, promosyon kuponu verip vermediklerine göre, ülke düzeyinde yayım yapan günlük gazete fiyatlarının 5 bin ilâ 150 bin Türk Lirası arasında değişmesi, hem sözünü ettiğimiz gelişmenin hem promosyon kampanyalarının nasıl finanse edildiğinin bir göstergesidir.

Promosyon kampanyaları, bu boyutlarıyla, Borçlar Kanununun 48 inci, Türk Ticaret Kanununun 56 ncı maddeleri anlamında, bir haksız rekabet oluşturmaktadır. Haksız rekabet, bazen, doğrudan doğruya yanlış veya yanıltıcı vaatlerle aldatılan tüketiciye, yani okuyucuya; bazen, promosyon konusu sınaî ürünlerin asıl satıcılarına; bazen, gazetecilikle bağdaşmayan promosyon ürünü vermeyi mesleğin ilkelerine ve geleneklerine aykırı gören rakip basın kuruluşlarına karşı yapılmaktadır. Bu sıraya göre, promosyon kampanyalarında, sık sık, Türk Ticaret Kanununun 57 nci maddesinin, özellikle, üçüncü, beşinci ve onuncu bentlerinin ihlal edildiği söylenebilir. Böyle bir haksız rekabetin, zayıf durumdaki işletmeleri olumsuz yönde etkileyeceği, basında tekelleşmeyi hızlandırdığı, böylelikle, rekabetin sınırlanmasına yol açtığı ortadadır.

Burada, Rekabetin Korunması Hakkında Kanuna işlerlik kazandırmak üzere, 54 üncü Hükümetin Programında en kısa zamanda oluşturulacağı belirtilen Rekabet Kurulunun, artık, daha fazla gecikmeksizin, bir an önce kurulması zorunluluğuna bir kez daha işaret etmek isteriz.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 38. Birleşimi (19 Aralık 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

13 Aralık 1996 Cuma

Turizm gelirleri

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 32. Birleşimi (13 Aralık 1996)

RP GRUBU ADINA MEHMET ELKATMIŞ (Nevşehir) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Turizm Bakanlığı bütçesi üzerinde Refah Partimizin görüşlerini açıklamak üzere, huzurlarınıza gelmiş bulunuyorum; bu vesileyle, gerek Grubum adına ve gerekse şahsım adına hepinizi saygıyla selamlarım.

Türkiye'nin 1980'li yılların başında benimsediği dışa açık büyüme stratejisinde ve ihracat hamlesinde, turizm sektörüne büyük önem verilmiştir. Sektörle ilgili hukukî altyapıda, turizm eğitiminde, turistik altyapıda ve turistik üstyapıda gözle görülür ilerlemelerin olduğu şüphesizdir.

1995 yılı verilerine göre, 7 milyon 726 bin yabancı turist ülkemize gelmiş ve takriben 5 milyar dolar civarında da döviz bırakmıştır.

1995 yılı turizm gelirlerinin ihracattaki payı yüzde 22,3'tür. Gayri safî millî hâsıla içerisindeki payı yüzde 3, Türkiye'deki çalışanlar içerisindeki turizm sektörünün payı ise yüzde 2,2'ye tekabül etmektedir ki, bu, şunu gösteriyor; turizm sektörü, büyük bir istihdam imkânı doğurmaktadır.

Yatak sayısı itibariyle, 1994 yılı verilerine göre, 1 728 adet konaklama işletmesinde 265 136 turizm işletme belgeli yatağa ilaveten, 240 932 adet turizm yatırım belgeli yatak kapasiteli işletme de yatırım aşamasında bulunmaktadır. Bu olumlu gelişmelerin yanı sıra, kısmen, sektörün hızlı gelişiminden kaynaklanan birçok problemlerin olduğu da ortadadır.

Beş yıllık kalkınma planlarında, turizm faaliyetlerinin zaman açısından bütün yıla yayılacağı, mekânsal açıdan bütün yurda yayılacağı ve turizm ürününün de çeşitlendirileceği esas alınmıştır; yani, bu politika benimsenmiştir. Ancak, bu politikalarda da pek başarılı olunamamıştır; çünkü, turist, ülkemize, genellikle nisan-ekim döneminde gelmektedir ve mekânsal açıdan da turizm belirli bölgelerde yoğunlaşmaktadır. Örnek olarak, turizm işletmeleri, genellikle, Akdeniz, Ege ve Marmara Bölgelerinde, yani, deniz kenarlarında yoğunlaşmıştır. Yıllık toplam turist gecelemelerinin yüzde 87'si, yine, bu üç bölgede gerçekleşmiştir. Yani, demek oluyor ki, deniz turizmine dayanmaktadır bizim turizm politikamız. Deniz turizmine dayanmayan turizm türlerinin geliştirilmesinde, maalesef, pek başarılı olunamamıştır; turizm, âdeta, deniz turizmi şeklini almıştır. Bakanlığın, bu konudaki çabalarını, harcamalarını ve mevzuatını yeniden gözden geçirmesi gerektiğine inanıyorum.

Turizmin gelişmesinde kaynak teşkil eden ve uluslararası piyasalarda ülkelerin turizm endüstrisinde rekabet gücünü belirleyen unsurlardan biri olan çevre kalitesi konusunda bazı eksikliklerimiz vardır. Çevreyi koruma mevzuatı birçok kanunda yer almıştır; mesela, Kültür ve Tabiat Varlıklarını koruma Kanunu, Kıyı Kanunu gibi. Birçok bakanlık ve kamu kuruluşu da bu konularda görevli ve sorumlu bulunmaktadır; mesela, Turizm Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve belediyeler. Dolayısıyla, yetkiler, sorumluluklar ve kararlar böyle dağıtıldığı zaman, birtakım kaos ortaya çıkmakta, bir işin sorumlusunun da kim olduğu böylelikle belirlenememektedir ve hizmetler de eksik yürütülmektedir.

Özellikle, çevreyi korumayla ilgili kanun ve yönetmeliklerin uygulanmasında ciddî problemler yaşanmaktadır. Konu bu açıdan değerlendirildiğinde, turizm işletmelerinin, yatırım aşamasında çevresel etki değerlendirilmesi, izlenmesi ve tek bir yerel örgüt tarafından, fakat, yerel katılımın da gerçekleştirilemesi suretiyle daha faydalı olur kanaatindeyiz.

Turizmle ilgili kamu yatırımları açısından, çevre kalitesini artırıcı altyapı yatırımlarına öncelik ve ağırlık verilmesi gerekir; su, enerji, sağlık, haberleşme, havaalanları, yollar ve yol işaretleri, özellikle kanalizasyon ve arıtma tesisleri, terminaller gibi...

Yine, Türkiye genelinde işletmelerin yıllık doluluk oranı, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, düşüktür. 1992 yılında yüzde 49,1 iken, 1994 yılında yüzde 39,1 olmuştur. Bu düşük doluluk oranı, konaklama işletmecileri arasında fiyat savaşına sebep olmaktadır. Kendi açılarından durumu iyi değerlendiren yerli ve yabancı seyahat acenteleri ve tur operatörleri, fiyatları daha da aşağı çekmeye zorlamakta ve rekabete sebep olmaktadır. Netice itibariyle, hem ülkenin turizm gelirleri azalmakta hem de gelen turistler “daha az harcayan turist tipi” olmaktadır ki, bundan dolayı da büyük bir döviz kaybının olduğu şüphesizdir. Bu itibarla, konunun, bir arz-talep analizinden sonra ele alınması ve tanıtıma ağırlık verilmesi düşünülmelidir.

Yükseköğrenim düzeyinde de turizm eğitimiyle ilgili problemlerimiz çoktur. Öğrenciler, tesadüfen bu yüksekokullara girmektedir. O nedenle, özellikle turizm yüksekokullarına girişte, ön kayıt esası ele alınmalıdır. Yine, 1995 yılı itibariyle, Türkiye'de 58 tane 2 yıllık turizm meslek yüksekokulu, 15 adet de turizm işletmeciliği ve otelcilik yüksekokulu bulunmaktadır; bu sayılar devamlı artmaktadır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 32. Birleşimi (13 Aralık 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

Blog Arşivi