19 Aralık 1996 Perşembe

Promosyon

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 38. Birleşimi (19 Aralık 1996)

HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, Fransızca bir sözcük olan ve aslında, ilerleme, yükselme, terfi anlamına gelen promosyon, satışların artırılması ve geliştirilmesi için kullanılan tekniklerin tümünü ifade eden bir terim olarak kullanılmaktadır.

Gazeteler, zengin ve doğru haberleri, olaylara ışık tutan yorumlarıyla okuyucu kazanırlar. Bunun yanında, birçok gazete, satışlarını artırmak ve okuyucu çevresini genişletmek için, birtakım ek edimlerin sunulmasını da içeren yöntemler uygulamaktadır; yazılı basında “promosyon” sözcüğüyle bu yöntemler kastedilmektedir. Gazeteyle birlikte, dergi, kitap, harita, poster, bayrak, afiş gibi kültürel ürünler sunmaktan başlayan bu ek edimler, gazetenin belirli bir süre satın alındığını kanıtlayan kuponların biriktirilmesiyle edimlerin, büyük kitap ve ansiklopedilere kadar gitmesi sonucunu doğurmaktadır.

Türkiye'de, gazeteler, promosyon yoluyla, okuyucularına çok değerli eserler kazandırmışlardır. Bu sayede, çok değerli ansiklopediler, birçok evin kütüphanesinde baş köşeyi süslemektedir. Bütün bunlar, gazeteciliğin niteliğine uygun, son derece yararlı kültürel hizmetlerdir. Genel olarak okuma, özel olarak gazete ve dergi okuma alışkanlığının çok yaygın olmadığı ülkemizde, bu yoldan, hem gazetelerimiz satışlarını artırmış hem de insanlarımızda okuma zevki gelişmiştir; ancak, bir süre sonra, kültürel alandaki promosyon yeterli görülmemiş ve gazetecilikle hiç ilgisi olmayan; örneğin, makarna veya deterjan gibi besin veya temizlik maddeleri; çatal, tabak, bıçak, tencere gibi mutfak eşyası; televizyon, çamaşır makinesi, buzdolabı gibi dayanıklı tüketim maddeleri; bisiklet, otomobil gibi taşıma araçları verilmeye, hatta, emekli maaşı gibi hizmetler vaat edilmeye başlanmıştır. Basın mesleğinde olağan sayılamayacak bu tür ek edimlerin değeri arttıkça, kupon biriktirme süresi uzamakta, hatta, okuyuculardan “katılma payı” veya “katkı payı” adı altında ayrı, nakdî ödemeler istenmektedir.

Bu arada, farklı zamanlarda başlayan ayrı ayrı kampanyaların birlikte yürütüldüğü, böylelikle, okuyucuların bir kampanyada vaat edilen ürünü alamadan, ikinci, üçüncü veya daha fazla kampanyalarla promosyon yapan gazetelere bağımlı duruma geldiği görülmektedir.

Öte yandan “promosyon” adıyla verilen ürünlerin her zaman piyasadaki benzerleriyle aynı kalitede olmadıkları, bazen düşük kalitede veya vaat edilenden farklı markada ürünlerin ya da eskimiş modellerin verildiği, yaygın şikâyetlerin ortak konusudur. Bazen de, vaat edilen ürünlerin tesliminde gecikme veya başka güçlüklerle karşılaşılmakta ve aylarca kupon biriktiren okuyucular hayal kırıklığına uğramaktadır.

Bu gelişmeyle birlikte, gazete okuyucusu profili de değişmekte ve gazeteyi, sadece kupon kesmek için satın alan yeni bir tüketici tipi ortaya çıkmaktadır. Tüketici tercihlerini böylesine saptıran ve sınaî ürünlerin olağan dağıtım kanallarını değiştiren bu gelişmeyi sağlıklı olarak nitelendirmek olanağı yoktur.

Günümüzde ulaştığı boyutlarıyla, promosyon işi yozlaşmış; gazeteler değişik sınaî ürünlerin pazarlayıcısı durumuna gelmiştir.

Halen, promosyon kuponu verip vermediklerine göre, ülke düzeyinde yayım yapan günlük gazete fiyatlarının 5 bin ilâ 150 bin Türk Lirası arasında değişmesi, hem sözünü ettiğimiz gelişmenin hem promosyon kampanyalarının nasıl finanse edildiğinin bir göstergesidir.

Promosyon kampanyaları, bu boyutlarıyla, Borçlar Kanununun 48 inci, Türk Ticaret Kanununun 56 ncı maddeleri anlamında, bir haksız rekabet oluşturmaktadır. Haksız rekabet, bazen, doğrudan doğruya yanlış veya yanıltıcı vaatlerle aldatılan tüketiciye, yani okuyucuya; bazen, promosyon konusu sınaî ürünlerin asıl satıcılarına; bazen, gazetecilikle bağdaşmayan promosyon ürünü vermeyi mesleğin ilkelerine ve geleneklerine aykırı gören rakip basın kuruluşlarına karşı yapılmaktadır. Bu sıraya göre, promosyon kampanyalarında, sık sık, Türk Ticaret Kanununun 57 nci maddesinin, özellikle, üçüncü, beşinci ve onuncu bentlerinin ihlal edildiği söylenebilir. Böyle bir haksız rekabetin, zayıf durumdaki işletmeleri olumsuz yönde etkileyeceği, basında tekelleşmeyi hızlandırdığı, böylelikle, rekabetin sınırlanmasına yol açtığı ortadadır.

Burada, Rekabetin Korunması Hakkında Kanuna işlerlik kazandırmak üzere, 54 üncü Hükümetin Programında en kısa zamanda oluşturulacağı belirtilen Rekabet Kurulunun, artık, daha fazla gecikmeksizin, bir an önce kurulması zorunluluğuna bir kez daha işaret etmek isteriz.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 38. Birleşimi (19 Aralık 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

13 Aralık 1996 Cuma

Turizm gelirleri

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 32. Birleşimi (13 Aralık 1996)

RP GRUBU ADINA MEHMET ELKATMIŞ (Nevşehir) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Turizm Bakanlığı bütçesi üzerinde Refah Partimizin görüşlerini açıklamak üzere, huzurlarınıza gelmiş bulunuyorum; bu vesileyle, gerek Grubum adına ve gerekse şahsım adına hepinizi saygıyla selamlarım.

Türkiye'nin 1980'li yılların başında benimsediği dışa açık büyüme stratejisinde ve ihracat hamlesinde, turizm sektörüne büyük önem verilmiştir. Sektörle ilgili hukukî altyapıda, turizm eğitiminde, turistik altyapıda ve turistik üstyapıda gözle görülür ilerlemelerin olduğu şüphesizdir.

1995 yılı verilerine göre, 7 milyon 726 bin yabancı turist ülkemize gelmiş ve takriben 5 milyar dolar civarında da döviz bırakmıştır.

1995 yılı turizm gelirlerinin ihracattaki payı yüzde 22,3'tür. Gayri safî millî hâsıla içerisindeki payı yüzde 3, Türkiye'deki çalışanlar içerisindeki turizm sektörünün payı ise yüzde 2,2'ye tekabül etmektedir ki, bu, şunu gösteriyor; turizm sektörü, büyük bir istihdam imkânı doğurmaktadır.

Yatak sayısı itibariyle, 1994 yılı verilerine göre, 1 728 adet konaklama işletmesinde 265 136 turizm işletme belgeli yatağa ilaveten, 240 932 adet turizm yatırım belgeli yatak kapasiteli işletme de yatırım aşamasında bulunmaktadır. Bu olumlu gelişmelerin yanı sıra, kısmen, sektörün hızlı gelişiminden kaynaklanan birçok problemlerin olduğu da ortadadır.

Beş yıllık kalkınma planlarında, turizm faaliyetlerinin zaman açısından bütün yıla yayılacağı, mekânsal açıdan bütün yurda yayılacağı ve turizm ürününün de çeşitlendirileceği esas alınmıştır; yani, bu politika benimsenmiştir. Ancak, bu politikalarda da pek başarılı olunamamıştır; çünkü, turist, ülkemize, genellikle nisan-ekim döneminde gelmektedir ve mekânsal açıdan da turizm belirli bölgelerde yoğunlaşmaktadır. Örnek olarak, turizm işletmeleri, genellikle, Akdeniz, Ege ve Marmara Bölgelerinde, yani, deniz kenarlarında yoğunlaşmıştır. Yıllık toplam turist gecelemelerinin yüzde 87'si, yine, bu üç bölgede gerçekleşmiştir. Yani, demek oluyor ki, deniz turizmine dayanmaktadır bizim turizm politikamız. Deniz turizmine dayanmayan turizm türlerinin geliştirilmesinde, maalesef, pek başarılı olunamamıştır; turizm, âdeta, deniz turizmi şeklini almıştır. Bakanlığın, bu konudaki çabalarını, harcamalarını ve mevzuatını yeniden gözden geçirmesi gerektiğine inanıyorum.

Turizmin gelişmesinde kaynak teşkil eden ve uluslararası piyasalarda ülkelerin turizm endüstrisinde rekabet gücünü belirleyen unsurlardan biri olan çevre kalitesi konusunda bazı eksikliklerimiz vardır. Çevreyi koruma mevzuatı birçok kanunda yer almıştır; mesela, Kültür ve Tabiat Varlıklarını koruma Kanunu, Kıyı Kanunu gibi. Birçok bakanlık ve kamu kuruluşu da bu konularda görevli ve sorumlu bulunmaktadır; mesela, Turizm Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ve belediyeler. Dolayısıyla, yetkiler, sorumluluklar ve kararlar böyle dağıtıldığı zaman, birtakım kaos ortaya çıkmakta, bir işin sorumlusunun da kim olduğu böylelikle belirlenememektedir ve hizmetler de eksik yürütülmektedir.

Özellikle, çevreyi korumayla ilgili kanun ve yönetmeliklerin uygulanmasında ciddî problemler yaşanmaktadır. Konu bu açıdan değerlendirildiğinde, turizm işletmelerinin, yatırım aşamasında çevresel etki değerlendirilmesi, izlenmesi ve tek bir yerel örgüt tarafından, fakat, yerel katılımın da gerçekleştirilemesi suretiyle daha faydalı olur kanaatindeyiz.

Turizmle ilgili kamu yatırımları açısından, çevre kalitesini artırıcı altyapı yatırımlarına öncelik ve ağırlık verilmesi gerekir; su, enerji, sağlık, haberleşme, havaalanları, yollar ve yol işaretleri, özellikle kanalizasyon ve arıtma tesisleri, terminaller gibi...

Yine, Türkiye genelinde işletmelerin yıllık doluluk oranı, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, düşüktür. 1992 yılında yüzde 49,1 iken, 1994 yılında yüzde 39,1 olmuştur. Bu düşük doluluk oranı, konaklama işletmecileri arasında fiyat savaşına sebep olmaktadır. Kendi açılarından durumu iyi değerlendiren yerli ve yabancı seyahat acenteleri ve tur operatörleri, fiyatları daha da aşağı çekmeye zorlamakta ve rekabete sebep olmaktadır. Netice itibariyle, hem ülkenin turizm gelirleri azalmakta hem de gelen turistler “daha az harcayan turist tipi” olmaktadır ki, bundan dolayı da büyük bir döviz kaybının olduğu şüphesizdir. Bu itibarla, konunun, bir arz-talep analizinden sonra ele alınması ve tanıtıma ağırlık verilmesi düşünülmelidir.

Yükseköğrenim düzeyinde de turizm eğitimiyle ilgili problemlerimiz çoktur. Öğrenciler, tesadüfen bu yüksekokullara girmektedir. O nedenle, özellikle turizm yüksekokullarına girişte, ön kayıt esası ele alınmalıdır. Yine, 1995 yılı itibariyle, Türkiye'de 58 tane 2 yıllık turizm meslek yüksekokulu, 15 adet de turizm işletmeciliği ve otelcilik yüksekokulu bulunmaktadır; bu sayılar devamlı artmaktadır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 32. Birleşimi (13 Aralık 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

26 Kasım 1996 Salı

Toplumun haber alma hakkı

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 22. Birleşimi (26 Kasım 1996)

ANAP GRUBU ADINA A. AHAT ANDİCAN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; düşünce ve görüşlerin özgürce iletilmesi, insanın en değerli varlıklarından birisidir. O halde, her yurttaş, yasa ile belirlenen durumlar dışında, özgürce konuşabilir, yazabilir ve basabilir. Bu sözler, günümüzden tam 200 yıl önce söylenmiş; 200 yıl önce prensipler konmuş. Yine, 200 yıl kadar önce, Amerika Birleşik Devletleri Anayasasında “Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayan hiçbir yasa çıkarmayacaktır” denmiş. İnsan Hakları Bildirgesinin 19 uncu maddesinde de var bu ve 1975'te yayımlanan Helsinki Antlaşmasında da benzer bir şart var.

Geçmişte var olan ve bugün hâlâ varlıklarını sürdüren baskıcı rejimleri incelediğinizde, tek bir ortak payda görürsünüz; o da, toplumun haber alma ve bilgilenme hakkının sınırlanmasıdır. Zira, bu yönetimler, ülkesindeki ve dünyadaki gelişmeleri izleyemeyen toplumlar haline dönüştürmek isterler yönettikleri grupları. Böylece, yolsuzlukları, iktidarın kötüye kullanımını ve aldatmaya dayalı ideolojilerle yönetimi, yönetilen toplumlar fark edemezler. Böylece, toplum çıkarlarının önüne kendi çıkarlarını koyarlar ve topluma sürü muamelesi yaparak haber alma ve bilgi alma özgürlüğünü kısıtlamaya devam ederler.

Toplumun haber alma hürriyetinin gerçekleşmesi ise, ancak ve ancak basın özgürlüğüyle mümkündür. Demokrasiyi gerçek bir hayat şekli olarak kabul eden ülkelerde, toplumun haber alma hakkı ve bu hakkın kullanım biçimi olan basın hürriyeti üzerinde tüm kısıtlama ve engellemeler ortadan kaldırılmıştır. Böylece, demokratik ülke toplumları, yasama, yürütme ve yargının aşırılıklarını sınırlayabilmekte, eleştirebilmekte ve gerekirse reddedebilmektedir. Bunun için, aracı olarak basını kullanmaktadırlar. Böylece, basına yakıştırılan dördüncü güç tanımlamasının da kaynağı buradan yola çıkmaktadır.

Günümüz dünyasında, basın özgürlüğü, bir siyasal rejimin özgürlük anlayışının ne olduğu konusunda önemli bir göstergedir. Bir diğer deyişle, basın özgürlüğü, katılımcı demokrasinin vazgeçilmez bir önşartıdır ve demokrasinin barometresi olarak kullanılmaktadır. Kamuoyunun sesi olma görevi nedeniyle, basının, siyasî iktidarlarla, ülkemizde olduğu gibi, sık sık karşı karşıya gelmesi doğrudur, gelir.

Devlet otoritesinin yoğun olduğu ülkelerde, basının uyması gereken kurallar, çok ayrıntılı yasalarla, yönetmeliklerle düzenlenmiştir. Buna karşın, demokratik teamüllerin yerleştiği ülkelerde ise, basın, genellikle, kendi inisiyatifi ile kendi görüşleri doğrultusunda otokontrol düzenini kurmaktadır. Yani, bir anlamda, basının kendi içerisinde uyguladığı bir denetim mekanizması, demokrasiyle paralel giden bir yöntemdir.

Türkiye açısından baktığımızda, çokpartili rejime geçiş döneminde çıkarılan 5680 sayılı Basın Yasası, daha sonraki dönemlerde birçok değişikliklere uğradı ve özellikle her anayasanın değiştirildiği dönemde, ciddî değişiklikler gerçekleştirildi.

Kuşkusuz, Türk basının, Batılı ülkelerde olduğu gibi, demokratik ülkelerde olduğu gibi, kendi otokontrol mekanizmalarını çok iyi yerleştirdiğini söyleyemeyiz. Zaman zaman, gerek kendi içerisinde ve gerekse toplumun çeşitli kesimlerine yönelik yanlış ve yanlı uygulamalar yapıyor ve buna, bazen, alet olduğu da gerçektir. Özellikle, ulusal çaptaki basında, bir tekelleşme -ve çapraz tekelleşmenin de- olduğu görülmektedir. Türk basın mensuplarınca oluşturulan Basın Ahlak Konseyi, Batılı eşdeğerlerinin etkinlik düzeyine ulaşamamıştır. Bunlar hep doğru; fakat, ülkemizde doğru olan bir şey daha var: Biz, siyasetçiler olarak, demokrasimizin tüm hastalıklarını, sosyal ve ekonomik problemlerimizin tüm hastalıklarını medyaya yüklemek gibi -özellikle iktidarda olduğumuz zaman- bir yanlışın içerisinde olmamak durumundayız. Eğer demokrasimizde problemler varsa, bozukluklar varsa, medya, bunun nedeni değildir; sadece, bu sorunları ve bozuklukları daha görünür hale getirmektedir; toplumun önüne, belki biraz agrandise ederek, belki biraz büyüterek sunmaktadır ve bir anlamda bizleri, yani siyasetçiyi, sorgulamaktadır. Siyasette ve demokraside olması gereken ile var olan arasındaki -bunun altını tekrar çizmek istiyorum; siyasette ve demokraside olması gereken ile var olan arasındaki- farkı, medya, özellikle daha belirgin hale getirir.

Bakınız, daha iki gün önce, ülkemiz adına, demokrasimiz adına üzücü bir olay yaşandı. Genel Başkanımız Sayın Mesut Yılmaz, Budapeşte'de, menfur bir saldırıya uğradı ve bunun akabinde, çeşitli yorumlarla birlikte, dün İktidar ortağı bir partimizin sayın genel sekreteri bir basın toplantısı yapıyor. Normal olarak, onurlu bir siyasetçiden ne beklersiniz; önce, böylesi bir olaya üzüntülerini bildirmesini ve geçmiş olsun dileklerini iletmesini beklersiniz. Yok, öyle olmuyor. Ne oluyor; bu ülkenin iktidarını yürütmekte olan bir Koalisyon ortağının sayın genel sekreteri, olayla ilgili beyanların çelişkilerle dolu olduğunu belirtiyor, Mesut Yılmaz'ın daha önceden karar vererek Budapeşte'ye gittiğini söylüyor, “Mesut Yılmaz daha önceden karar vererek oraya gitmiştir. Pazar gecesi televizyondan duyuyoruz ki, Peşte Hilton otelinde gazino önünde saldırıya uğramış” diyor ve şu görüşleri, şu soruları gündeme getiriyor: “Aklımıza şu sorular geliyor: Otelde görünmediği 28 saat içerisinde ne yaptı, kimlerle görüştü? Olayın gazinonun önünde olduğu söyleniyor, otel lobisinde değil. Mesut Yılmaz gazinodan mı çıkıyordu; orada ne işi vardı; kumar oynamaktan mı çıkıyordu? Mesut Yılmaz, kendisine yumruk atan şahısla, gizlice neler konuştu? Korumalara rağmen, bu kişinin otelden rahatça ayrılması ve Mercedese binerek uzaklaşması, nasıl izah edilir?” Dünkü beyanatlar...

Değerli arkadaşlarım, bu saygıdeğer diyemeyeceğim siyasetçi arkadaşımız, böylece, Sayın Mesut Yılmaz'ın saldırganı tanıdığı, gündemi değiştirmek için, bilerek bu olayı düzenlediği, olayın kumar oynanan bir mekânda geçtiği ve saldırganın da bilerek serbest bırakıldığı imajını yaratmaya çalışıyor. Diğer taraftan, hemen ertesi gün -dün, yani- kimliği belirsiz bir şahıs, televizyonları arıyor; olayı gördüğünü iddia ediyor ve çok ilginçtir, bu genel sekreterin ifadelerine paralel, benzer iddiaları gündeme getiriyor. Buradaki ağız birliğine dikkatinizi çekmek istiyorum; çok önemlidir bu.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 22. Birleşimi (26 Kasım 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

12 Kasım 1996 Salı

Susurluk kazası

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 16. Birleşimi (12 Kasım 1996)

DYP GRUBU ADINA ERGUN ÖZKAN (Niğde) - Muhterem Başkan, Yüce Meclisin saygıdeğer üyeleri; bugün görüşmekte olduğumuz, Meclis araştırma komisyonu kurulması için verilen önergelerin müzakeresi zımnında, Doğru Yol Partisi Grubu adına görüşlerimizi arza çalışacağım. Bu vesileyle, Yüce Meclise engin saygılarımı sunuyorum.

Muhterem arkadaşlar, Yüce Meclise sunulan araştırma önergelerini iki grupta incelemek mümkündür. Birisi, 3 Kasımda meydana gelen bir trafik olayının üzerine bina ettirilen önergeler, diğeri de, genel olarak, yasadışı kirli işlerle vatandaşın infialine sebep olan olayların derinlemesine incelenmesi ve bu olayların, kamu görevlileriyle muhtemel ilgilerinin olup olmadığının tespiti mevzuundaki önergelerdir.

Araştırma komisyonu kurulmasına ilişken önergelerin ana hedefi, suçluları, bir an önce, hiçbir gizliliğe mazhar kılmadan, fiiller örtbas edilmeden, açık bir suretle tespit edilip, adliyeye tevdi ve teslimini mümkün kılmaktır. Bu önergeler bunun için verilmiştir.

Devletimiz, birinci grupta anılabilen kirli işlerle ilgili mafya usulü birtakım olayları tespit edip, ortaya çıkarıp, hepsini adliyeye teslim etmiştir. Bunların en önemlilerinden birisi, 11.6.1996 tarihinde, İstanbul, Adana, Ankara gibi illerimizde, adam öldürmek, yaralamak, adam kaçırmak, zorla tahsilat yapma gibi suçlardan ortaya çıkarılan ve adına "Söylemez çetesi" denilen bir şebekenin yakalanmasıdır. Yakalanan 23 şebeke elemanı adliyeye sevk edilmiş, bunlardan 11'i tutuklanmıştır. Ayrıca, 2 emniyet müdürü ve 1 de emniyet amiri, gıyabî tutuklama kararıyla aranmaktadır. Yani, devlet, üzerine düşen görevi hassasiyetle yapmış bulunmaktadır. Suçlular, bir taraftan adliyeye tevdi ve teslim edilirken diğer taraftan da disiplin yönünden soruşturmaları tamamlanmış, hazırlanan dosyalar, ya meslekten veyahut memuriyetten uzaklaştırma talebiyle, yetkili disiplin kurullarına tevdi edilmiştir.

Bunun gibi, Hakkâri Yüksekova'da, fidye almak için adam kaçıran ve bir ihbar neticesinde jandarma tarafından ortaya çıkarılan bir çete -maalesef, güvenlik güçlerimize mensup insanların da, elemanların da bulunması suretiyle teşekkül ettirilmiş- yakalanarak, adliyeye teslim edilmiştir. Bu çetede yer alan 1 polis memuru, 1 komiser, 3 geçici köy korucusu ve 1 itirafçı, adliye tarafından tutuklanmıştır.

Bunun gibi, Diyarbakır, İçel ve Hakkâri'de yapılan operasyonlarda yakalanan çetede, 3'ü polis olmak üzere 7 kişi, yine, adliyece takibata uğrayarak tevkif edilmiştir.

Tabiî, bunların adedini artırmak gayet basit; ancak, kıymetli zamanlarınızı almamak için, göze batan, basında yer etmiş olan birkaç olayı, devletin hassasiyetini göstermesi bakımından arza çalıştım.

İkinci önerge mevzuu, 3 Kasım günü, Balıkesir-Bursa karayolu üzerinde, Susurluk civarında meydana gelen kazadan kaynaklanmaktadır. Kaza, elbette ki, daha önce konuşan gerek Bakan gerekse milletvekili arkadaşlarımızın temas ettikleri gibi, iki veçhelidir: Birincisi, adi hukuk kurallarına tabi bir cezaî olaydır. Bu olay, Susurluk Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından takip edilmiş, trafik kazası olarak adliyeye intikal etmiştir. Bu olayda, arabada bulunan üç kişi, Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ, Gonca Us isminde bir hanımefendi ve Abdullah Çatlı adında, daha önce birtakım olaylara karışmış, daha sonra, Interpol tarafından da aranan kişinin aynı arabada bulunmasının, zihinlerde meydana getirdiği teşevvüş, istifham üzerine araştırma önergesine mevzu edilmiştir.

Bir kaza olmuştur, üç vatandaşımız ölmüştür. Bu vesileyle, ölenlere, Cenabı Hak'tan rahmet dilerken, yaralı arkadaşımız Şanlıurfa Milletvekili Sedat Edip Bucak'a da Cenabı Hak'tan acil şifalar dilemekteyim. Bu, kazada elde edilen silahların hepsi, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından kriminal laboratuvara sevk edilmek suretiyle, tetkikat ve tahkikatları yapılmıştır. Halen de adlî emanette muhafaza altındadır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 16. Birleşimi (12 Kasım 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

24 Ekim 1996 Perşembe

Çeltik hasadı

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 12. Birleşimi (24 Ekim 1996)

MUSTAFA İLİMEN (Edirne) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çeltik hasadının devam ettiği şu günlerde, üreticinin karşılaştığı probemlerle ilgili gündemdışı söz almış bulunuyorum; sizleri saygıyla selamlarım.

Tarımsal yapımız, içerisinde, bugünkü haliyle, ülke nüfusunun yarısına yakın bir bölümü, önemli ekonomik ve sosyal sorunlarla yaşamaktadır. Sektörün ekonomik gelişimi, son on yılda durduğu gibi, birçok alanda temel sorunlarımıza kaynak teşkil etmekte, ekonomik gelişmemizi olumsuz etkilemeye devam etmektedir.

Terörün artmasıyla başlayan içgöçün yarattığı sorunlar, aslında, tarım politikalarının ve stratejilerinin doğru tespit edilerek, uygulanmamasından kaynaklanmıştır. Sektör, yılda, ortalama 2 milyon kişiye yakın bir nüfusu kırsal alandan kentlere aktarmaktadır. Tarımsal kesimdeki gelir düşüklüğü ve dengesizliği, çok önemli boyutlara ulaşarak sosyal yapımızı bozan bir karakter taşımaktadır.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan günümüze kadar geçen yetmişüç yıl içerisinde sarf edilen bütün çabalara rağmen, hayvancılığımız yok olmaya başlamış, bitkisel üretimde ise, kendimize yeterliliğimiz bitmiş, tütün, çay ve fındıkta ise fazla ekimden dolayı sökmek, azaltma yapmak zorunda kalmışız.

İşte, bu açıklamalardan sonra, ülkemiz çeltik üreticisinin bugünkü durumunu kısaca açıklamak isterim. Neden çeltik; çünkü, son on yıldır uygulanan yanlış tarım politikaları, bu ürünün çıktısı olan pirinçte ülkemizi tamamen dışa bağımlı hale getirmiştir. Olaylar, hep, günlük ve kısa vadeli olarak düşünülmüştür. Örneğin, geçen yıl, seçim takviminin başlamasıyla birlikte, yıllardır çeltiği nazlı alan Toprak Mahsulleri Ofisi, büyük miktarda çeltik alımına gitmiştir. Buna, üretici de, bir noktada sevinmiş ve en azından, piyasa fiyatının düşmesi önlenmiştir.

Ülkemizde yıllık 400 bin ton civarında pirinç tüketilmekte olup, bunun çeltik olarak karşılığı 700 bin tondur. Bugün, sadece Edirne İlinde yaklaşık 300 bin dekar çeltik ekimi yapılmakta ve beklenen üretim 150-180 bin ton civarındadır; ülke üretiminin yaklaşık yüzde 40'ı.

Çeltiğin girdileri büyük miktarda ithal girdilerdir. Şu anda, kilogram maliyeti 33-35 bin lira arasındadır. Ayrıca, tarım sulamasında kullanılan elektrik fiyatlarının 1996 yılı başından itibaren büyük bir artış göstermesi, maliyet artışının en önemli nedenidir; bunun mutlaka düşürülmesi gerekmektedir.

Çeltikte, Hükümetin verdiği 44, 46 ve 48 bin liralık fiyat, üretici tarafından tepkiyle karşılanmasına rağmen, geçen yıl büyük bir süratle ürün alımı yapan Toprak Mahsulleri Ofisinin, bu yıl, maalesef, ince eleyip sık dokuması, ürün fiyatının 35 bin liraya kadar düşmesine neden olmuştur. Ayrıca, Edirne baldosu, uzun taneli çeltik olmasına rağmen, 43 bin lira başfiyattan işlem görmektedir. Bunun, derhal düzeltilmesi gerekir. Bunun yanı sıra, Ofis tarafından ödeme yapılmamaktadır. Tabiî ki, serbest ekonomiden yana olan tüccar ve sanayicimiz de, haklı olarak, bu düşük fiyattan çeltik alımı yapmaktadır.

Peki, üretici bunu hak etti mi? Pirincin marketteki fiyatı 100-130 bin lira arasında seyrederken, çeltiği 35 bin liradan satan üretici mi kazanacak; yoksa, pirinci 100-130 bin liradan yiyen tüketici mi? Hayır; ikisi de değil; malı depo yapan tüccar, ucuza kapatan sanayici ve sonuçta, üretim yetersiz kaldığı için ithalatı yapan ithalatçı kazanacak; çünkü, çeltik üretimi, 300-350 bin ton; İhtiyaç ise, 600-700 bin ton; sonuç, üretimin bir katı kadar ithalat...

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 12. Birleşimi (24 Ekim 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

15 Ekim 1996 Salı

Hukuk devleti

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 7. Birleşimi (15 Ekim 1996)

CHP GRUBU ADINA OYA ARASLI (İçel) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri saygıyla selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum.

Bir hukuk devletinde, devletin, gerekirse devlet iktidarına ve devlet güçlerine karşı bile korumakla yükümlü olduğu değerlerin en başında kişinin yaşam hakkının, beden bütünlüğünün ve özgürlüğünün geldiği, bunların güvence altında olmadığı ortamlarda diğer kişi hak ve özgürlüklerinin gerçek bir varlık kazanamadığı bilinmektedir.

Bir hukuk devleti, özgür ve suçsuz kişilerin olduğu kadar, gözaltına alınmış veya tutuklanmış kişilerin, mahkûmların da yaşam hakkını, beden bütünlüğünü korumakla yükümlüdür. Ancak, devletimiz -Anayasamızın 2 nci maddesinde, bir hukuk devleti olduğu yazılmasına rağmen- Metin Göktepe'nin can güvenliğini sağlayamamıştır.

Gazete muhabiri Metin Göktepe, 8 Ocak 1996 tarihinde, Eyüp İlçesi Alibeyköy Mezarlığındaki cenaze törenini görevi gereği izlemek istemiş, uygulama noktasındaki emniyet görevlilerinin, sarı basın kartı olmadığı için kendisine izin vermemeleri nedeniyle çıkan tartışma sonucu gözlem altına alınmıştır. Gözlem altına alındıktan sonra tartaklanmış, Eyüp Kapalı Spor Salonuna götürüldükten ve özellikle gazeteci olduğu öğrenildikten sonra, salonda, bir grup polis memuru tarafından fenalaşıncaya kadar dövülmüştür. Fenalaştığı zaman, Eyüp Spor Kulübü masörü, tıbbî olmayan yöntemlerle ona yardımcı olmaya çalışmış, salon sorumlusu olan emniyet amiri, kendisine haber verilmesine ve gelip durumu görmesine rağmen onu hastaneye göndermemiştir. Kapalı Spor Salonunun yakınındaki büfenin yanında bulunan bir bankın üzerine bırakılan Metin Göktepe, daha sonra ölü olarak bekçiler tarafından bulunmuştur.

Adlî tıbbın verdiği otopsi raporu, Metin Göktepe'nin dövülerek öldürüldüğünü göstermektedir. Dövenlerin ise, emniyet örgütümüzdeki bazı görevliler olduğu, bugün artık bilinmektedir.

Halbuki, bir hukuk devletinde, devlet, kişinin yaşam hakkını, bedensel bütünlüğünü, güvenlik görevlilerinin yardımıyla güvence altına alır. Devletin güvenlik görevlilerinin, kişinin bu temel değerlerini, dayak ve işkence gibi hukuka aykırı yöntemlerle tehdite yönelmesi, güvenlik güçlerine ve dolayısıyla devlete güven duygusunu yok eder; devleti, toplumla ve kişilerle düşman hale getirir, toplumsal barışı ortadan kaldırır. Bunun nedeni, bir hukuk devletinde, hukuk kurallarına, öncelikle devletin ve onun güvenlik görevlilerinin uymasının beklenmesidir. Bu beklentiyi gerçekleştiremeyen bir devlet, asla, hukuk devleti niteliğini kazanamaz; ama, buna rağmen, ülkemizde, bir Metin Göktepe olayı yaşanmış ve bu hususların çok ciddî bir biçimde tekrar hatırlanması, gözden geçirilmesi gereği doğmuştur.

Olay ilk ortaya çıktığında, resmî makamlar, Metin Göktepe isminin gözaltına alınanlar listesinde bulunmadığı, Eyüp'te, çay bahçesinde otururken düşüp öldüğü, duvardan düşerek öldüğü yolunda birtakım çelişkili açıklamalar yapmışlardır. Bu çelişkili ifadeler, yazılı ve görsel basının ilgisini olay üzerinde toplarken, siyasî partiler de harekete geçmişlerdir.

İnsan haklarına büyük önem veren Cumhuriyet Halk Partisi, bu konuya eğilen ilk siyasî parti olmuş; Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu, özel bir komisyon kurarak olayı incelemiş ve vardığı sonuçları, olaydan hemen hemen bir hafta sonra kamuoyuna duyurmuştur. Bu rapor, Göktepe olayının örtbas edilmesini önlemekte önemli bir rol oynamış, olayın sorumlularının bulunması ve yargıya yansıtılması işlemlerinin hız kazanması sağlanmıştır.

Daha sonra, olay, Türkiye Büyük Millet Meclisine yansımış ve verilen araştırma önergelerinin görüşülerek kabulü üzerine, bu Meclis Araştırması Komisyonu kurulmuştur. Bu Komisyon, Anayasa hükümleri yargı işlevi yerine getirmesine izin vermediği için, yalnız, Metin Göktepe'nin ölüm olayının nasıl meydana geldiğini araştırmış ve hangi etkenlerin bu olayın oluşumuna neden olduğunu, emniyet örgütümüzün yapısı ve işleyişiyle ilgili aksaklıkları, bundan sonra bu tür olaylarla karşılaşılmaması için ne gibi önlemler alınması gerektiğini ortaya koymaya çalışmıştır.

Bu çalışma sonucunda ortaya çıkan tablo şudur: 8 Ocak 1996 günü cezaevinde çıkan olaylarda ölen Orhan Özen ile Rıza Boybaş'ın cenazelerinin Alibeyköy Mezarlığına getirilişleri ve defnedilişleri sırasında alınacak önlemlerle ilgili olarak, 7 Ocak 1996 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğünce gönderilen talimat yazısında, ilgili birim ve görevlilere, olay çıkarmaya eğilimi olan belirli yaş grubundakilerin gözaltına alınarak ilgili birimlerce incelenmelerinin sağlanması yetki ve görevi verilmiştir. Bu, sınırları açıkça gösterilmemiş ve olay çıkarma eğiliminin nasıl saptanacağı konusundaki kişisel değer yargılarına göre farklı ve keyfî uygulamalara yol açabilecek bir yetkilendirmedir. Nitekim, bu yazılı emir uyarınca yapılan uygulamalar sonucunda, çeşitli karakollarda ve Eyüp Kapalı Spor Salonunda bini aşkın insan gözaltına alınmış ve saatlerce özgürlüğünden mahrum bırakılmıştır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 2. Yasama yılı 7. Birleşimi (15 Ekim 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

30 Temmuz 1996 Salı

Çekiç Güç

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 84. Birleşimi (30 Temmuz 1996)

ANAP GRUBU ADINA MAHMUT OLTAN SUNGURLU (Gümüşhane) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; Anavatan Partisi Grubu adına, "Çekiç Güç" olarak adlandırılan, aslında, bir başka isimle, "Huzur Harekâtı" olarak bilinen bu harekâtın görev süresinin uzatılmasıyla ilgili Hükümetten gelen talep hakkındaki görüşlerimizi sunmaya çalışacağım.

Sayın milletvekilleri, aslında, bu harekât, daha doğrusu Çekiç Güçle alakalı bugüne kadar Türk politikacılarının takip ettiği usul ve halen takip etmekte oldukları tutum, Türk politikacıları için, Türk devlet adamları için ve Parlamentomuz için bir imtihan vesilesi olmuştur, Cenabı Allah'ın bir imtihanı vesilesi olmuştur. İktidarda ve muhalefette, siyasî partilerimizin bu mevzuda çeşitli düşünceleri ileri sürüş tarzlarını zaman içinde hep birlikte gördük.

1991 yılı nisanında, Anavatan Partisi Hükümeti iktidardayken, "Çekiç Güç" dediğimiz bu harekât başladı. O gün başlatılan harekâtın bugünkü harekâtla hiçbir ilgisi olmadığını, biraz önce, Doğru Yol Partisi sözcüsü burada ifade etti ve o gün, meselenin ne kadar zarurî boyutlar içerisinde olduğunu, insanî bir hareket olduğunu anlattı. Benim artık onu anlatmama, ona değinmeme lüzum kalmadığını zannediyorum. O zaman, Körfez Savaşı sırasında, Türkiye Büyük Millet Meclisi, mevcut hükümete, dışarıya asker gönderme ve dışarıdan yabancı asker kabul etme; yani, ülke dışına asker gönderme ve ülke dışından yabancı asker kabul etme yetkisi vermişti. Hükümet, bu yetkiye dayanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisine hiç gelmeden, Çekiç Güç'ü bu Meclis kürsüsünde methetmeden, zemmetmeden bu oluşumu başlattı. Yine, Hükümet, 1991 yazında, üç aylık ve son defa olmak üzere, ikinci defa bir uzatma kararı aldı. Bu bir yardım harekâtıydı. Biraz önce diğer parti sözcüleri de ifade ettiler, 1992'den sonra ise bu hareketin yapısı değişti. Bu hareket, politik, askerî bir harekâta dönüştü ve bu harekât için çok kötü sözler söyleyen Doğru Yol ve Cumhuriyet Halk Partileri müştereken Koalisyon Hükümetini oluşturdular; ancak, daha önce bu hareket için söyledikleri bütün sözlere rağmen, Hükümeti oluşturduktan sonra, altı aylık sürelerle 8 defa, dört sene müddetle bu harekâtı devam ettirdiler.

O zaman, Sayın Erbakan, Sayın Başbakanımız, bu Meclis kürsüsünden, o günkü iktidara, 1992 yılının haziran ayında taânda bulundu; ağır sözlerle eleştirdi. Ben, o sözlerinden bir kısmını, bugün, burada, aktarma ihtiyacını duyuyorum. Bu sözlerinde, daha ziyade Sayın Süleyman Demirel'i hedef alıyordu ve ona yükleniyordu. "Önce, delil, tarih" diyordu; "Sevr Antlaşması Haritasını önünüze alın, bakın; başka delile ihtiyaç yok. Amerika'nın gayesinin ne olduğunu Sevr Haritası gösterir. Bizim Anadolumuzun doğusunda, büyük bir bölgeyi Ermenistan'a vermek istemektedirler. Kürtler ölsün, büyük Ermenistan kurulsun." Yine İktidara, Başbakana yükleniyordu. "Bu kuvvetlerin Türkiye'de bulunması, millî menfaatlarımıza tamamen aykırıdır. Bu kuvvetlerin burada bulunması, bağımsızlığımızı hiçe saymaktır, haysiyetimizle oynamaktır; işgal kuvvetidir, millî menfaatlarımızın ve ülke bütünlüğümüzün aleyhinedir. Bu sözleri kim söylüyor? Şimdi ben söylüyorum" diyordu Sayın Erbakan geçen sene Sayın Demirel söylüyordu.

Siz, bütün bu sözlerin tespit edildiğinin farkında değil misiniz. Allahaşkına?!. İşte hadise bu. Bunları söyle söyle, ondan sonra işbaşına gel, söylediklerinin tamamen tersini söylemeye başla!.. Bu nasıl iş!.. Dün dündür, bugün bugündür, yarın yarındır. Amerika'ya giderken, bir de 'yarın yarındır' çıktı. Yani, bundan sonra, söyleyeceğim sözlere inanmayın diye tavsiye ediyor." Sayın Süleyman Demirel'in tavsiye ettiğini söylüyor. Bugün, bunları, biz, Sayın Başbakanımıza aynen okuyoruz. "Bu, ikinci Sevr gücüdür; bu, Büyük Ermenistan gücüdür; bu, Büyük İsrail gücüdür. Başta Sayın Demirel olmak üzere, buna sebep olan insanları Yüce Divan'a göndermek bizim borcumuz olur; hatırlatıyorum. (RP sıralarından alkışlar)" Şimdi, bakınız, aynı sözleri, Sayın Erbakan, o günkü iktidarın diğer ortağı Sayın Erdal İnönü için ve Cumhuriyet Halk Partisi için de söylüyordu ve Yüce Mahkemeye, Âli Divana vereceğini ifade ediyordu.

Bugüne geldik, Hükümet bir tezkere getirdi. Hükümet, tezkeresiyle, Çekiç Güç'ün görev süresinin beş ay daha uzatılmasını istiyor; yani, bütün bu sözlerinden vazgeçerek, Çekiç Güç'ün görev süresinin beş ay daha uzatılmasını istiyor. Bu Hükümet tezkeresi, biliyorsunuz ki, Refah Partisi - Doğru Yol Partisi Hükümetinin tezkeresidir ve o iki siyasî partiyi bağlayan bir hükümet tezkeresidir. Tabiî, bütün bu sözleri söylemiş olmaktan ve şimdi bunun yanında olmaktan, Sayın Hocamızın ve Refah Partili arkadaşlarımızın ne kadar sıkıldığını tahmin ediyorum ve kendilerine geçmiş olsun diyorum. (ANAP sıralarından alkışlar) Ama, şunu ifade etmek istiyorum ki, Türk siyasî hayatı açısından müspet örnekler vermiyoruz. Halkımız bize oy verirken nelere veriyor, sonra biz onlara neleri gösteriyoruz!.. Biraz önce, bir sayın sözcü, değişimden bahsetti "Refah Partisinin değişimi" dedi. Herhalde, Refah Partisinin ismini de değiştirirsek değişimi tamamlamış oluruz; çünkü, çok kısa bir iktidar döneminde, maalesef, bugüne kadar müdafaa ettiği birçok prensibi böylesine ihlal edeceğini, böylesine bir değişim yapacağını, inanın ki, biz de beklemiyorduk.

Şimdi, muhterem arkadaşlar, Çekiç Güç meselesi ne getirdi, Türkiye'yi burada rahatsız eden nedir? Asıl işin bu tarafını ifade etmeye çalışayım. Çekiç Güç'ün bizi asıl rahatsız eden tarafı, Kuzey Irak'ta meydana gelen otorite boşluğudur. 1988'den 1991'e kadar, huduttaki kısa bir sahada otorite boşluğu olabilir. Biz, o zaman, Irak'la yaptığımız sıcak takip anlaşmaları çerçevesinde, bu dar bölgeye istediğimiz zaman girebiliyorduk; ama, şimdi, çok daha büyük bölgede, insanlarla meskûn bir bölgede, toplumun yaşadığı bir bölgede otorite boşluğu var. Bu otorite boşluğunun birçok sakıncası var. Söylenildiği gibi, terör buradan besleniyor ve Türkiye, bundan, büyük zarar görüyor. Bu otorite boşluğu bir başka ülkenin topraklarındadır, Türkiye'yi alakadar etmez diyebilir miyiz? Buranın bütün zararını Türkiye çekiyor. Ne garip tecellidir ki, Körfez Harbinin bütün zararlarını Irak'tan sonra Türkiye çekiyor. Bu otorite boşluğunun sonucu, Kuzey Irak'ta, bizim irademiz dışı değişimler meydana geliyor. Birçok arkadaş söylüyor, adını koyuyor, ben, adını koymayacağım; ama, Kuzey Irak'ta meydana gelen değişimler, olaylar bizim irademiz dışıdır. Orada olan işleri kontrol etme şansımız yoktur.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 84. Birleşimi (30 Temmuz 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

06 Temmuz 1996 Cumartesi

Türkiye, tarihinin en ağır borç ve faiz yükü altında.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 72. Birleşimi (6 Temmuz 1996)

CHP GRUBU ADINA DENİZ BAYKAL (Antalya) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; yeni bir Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin kuruluşu vesilesiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak, Hükümet Programı üzerinde görüşme yapıyoruz. Bu görüşmelerde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun düşüncelerini ve değerlendirmelerini size sunmak üzere kürsüdeyim; bu vesileyle Sayın Başkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin sayın üyelerini ve sevgili yurttaşlarımızı içten saygılarla selamlıyorum.

Bu Hükümet görüşmesinin, bugüne kadar gerçekleştirilmiş, daha önceki 53 hükümetin görüşmesinden çok farklı yönleri olduğu açıkça gözüküyor. Türkiye Cumhuriyetinin bugüne kadar kurduğu 54 hükümet içinde, bugün görüşmesini yapmakta olduğumuz Hükümetin, kendine özgü yönleri, nitelikleri olduğu, toplumumuzun bir genel değerlendirmesi olarak önümüzde duruyor. Önemli bir görev yapmaya mecburuz. Öyle zannediyorum ki, bu görüşme öncesi, siyasal partilerde yaşanan tartışmaların, alınan önemli kararların da gösterdiği gibi, herkesin yüreğinde tarihsel önemi olan, çok büyük gelişmelere yol açabilecek ve çok sık karşı karşıya kalmadığımız türden önemli tercihlere yol açabilecek bir karar olduğu, bir görüşme yapıldığı anlaşılıyor; bunda şaşılacak fazla bir şey de yoktur. Türkiye’ye dışarıdan kısaca bakılacak olursa, öyle zannediyorum ki, içinde bulunduğumuz tablonun önemi çok açıkça ortaya çıkar.

Türkiye, bir yandan yaşamının en bunalımlı döneminin içine girmiş gibi gözüküyor; ekonomik yaşamımız, toplumsal yaşamımız gerçek bir kriz görüntüsünün tablolarını sergiliyor. Türkiye, tarihinin en ağır borç ve faiz yükü altında, ekonomisi kendi ayakları üzerinde duramayan bir noktaya gelmiş gözüküyor. Türkiye’nin toplumsal yaşamında, demokratik rejiminde, görmeye pek alışık olmadığımız sıkıntılar giderek artan ölçülerde ortaya çıkıyor. Dış ilişkilerimiz kaygı verici bir doğrultuda hızla gelişiyor. Türkiye’nin ağır bir bunalımın içine doğru sürüklenmekte olduğu çok açıkça gözüküyor. Ne yazık ki, bu bunalım denetim altına almaya dönük şans yeterince kullanılamadığı için, sorun, her geçen gün daha da derinleşerek, yoğunlaşarak önümüzde duruyor. Genel seçimden çıkmış bir Parlamento, henüz güven verici bir hükümet oluşumu çalışmasını bile noktalayamamış bir durumda gözüküyor. Seçimlerden bu yana altı ayı aşkın bir süre geçti; ama, hâlâ önümüzde bir Hükümet yok. Bir Hükümet kurduk, bu Hükümet, cumhuriyet tarihinin en kısa ömürlü Hükümeti olarak tarihe geçti. Şimdi, yeni bir hükümet arıyoruz. Bu hükümeti ararken vicdanlar bölünmüş, duygular çapraşıklaşmış, Türkiye, ciddî bir sıkıntı içinde, bir hükümet mi çıkarıyor, sorunları çözecek yeni bir çıkış yolu mu arıyor, belirsiz bir noktada gözüküyor. Türkiye, içinde bulunduğumuz dönemde, ciddî bir sahipsizlik ortamını sergiliyor. Güncel sorunlar, boşlukta, sahipsiz, bir süreden beri duruyor. Irak petrol boru hattı, siyasal sorunları çözüldüğü halde, Türkiye için olağanüstü önemli bir konu olmasına rağmen, hâlâ çözülememiş bir durumda olmaya devam ediyor; çünkü, Türkiye sahipsiz.

İhracat, ilk kez, uzun yıllardan beri, bir tıkanma işareti veriyor. Genel ihracat, haziran ayında yüzde 12 geriliyor. İhracatımızın en önemli kalemi tekstil ve konfeksiyon yüzde 26’lık bir gerilemeyi ortaya koyuyor. İthalat rakamları altı aydan beri yayımlanamıyor. Türkiye’nin altı aydan beri ekonomik durumunu izlemesine yardımcı olacak temel veriler, ne yazık ki, ortalıkta yok; ne iktisatçılarımız ne karar alıcılarımız bu konularda bir değerlendirme yapma şansına sahipler.

Avrupa ile ilişkilerimiz boşlukta kalmış, alınması gereken kararlar alınamamış, gerekli düzenlemeler yapılamamış ve Türkiye bir sıkıntılı noktaya doğru hızla sürüklenir noktada. Mafya-siyaset-devlet ilişkileri, tarihimizin hiçbir döneminde yaşanmamış düzeyde çarpıcı örnekleriyle ortaya çıkıyor; ama, bir süre sonra bu olayların gerçek niteliğinin gerektirdiği soruşturma, araştırma anlayışının ortadan kalktığına tanık oluyoruz ve sıradan bir adlî olay, bir zabıta olayı konumunda, bu konu da kamuoyunun dikkatinden giderek uzaklaşıyor.
Enerji sıkıntısı Türkiye’nin önünde.

Türkiye’de, terör, her geçen gün can yakmaya devam ediyor; bugün, daha biraz önce, iki askerimizin Erzincan’da şehit edildiği haberini aldık. Türk Bayrağı indiriliyor; sokaklardaki gösterilerle, çeşitli girişimlerin -etkin olmayan güvenlik uygulamaları sonucunda- ölçüsünü taşırmasıyla, ülkemiz, dünyada, giderek saygınlıktan uzaklaşan bir rejim görüntüsü içerisine sürükleniyor. Böyle bir tablonun içerisindeyiz.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 72. Birleşimi (6 Temmuz 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

19 Haziran 1996 Çarşamba

Kuzey Anadolu Projesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 64. Birleşimi (19 Haziran 1996)

MUSTAFA BAHRİ KİBAR (Ordu) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; huzurlarınızda, Kuzey Anadolu Projesi diye adlandırılan projenin içeriğinden bahsetmek ve buna kısaca değindikten sonra, Ordu ile ilgili bilgileri arz etmek üzere söz almış bulunuyorum. Sözlerime başlamadan önce hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Hepinizin bildiği gibi, genelde Karadeniz insanı, Karadeniz Bölgesindeki gelişmişlik düzeyinin ilerisindedir; ama, çoğunlukla bölge dışında yaşadığı için Karadenize katkısı fazla değildir. Bu nedenle, şair "bu memleket baştan başa gurbettir" demiş. Gerçekten de, birçok Karadeniz insanı, iş ve aş bulabilmek için devamlı göç halinde, yaşamını gurbette sürdürmektedir. Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Karadeniz bölgesi, yeraltı ve yerüstü kaynakları ve tabiî güzellikler bakımından, yurdumuzun en zengin bölgelerinden biridir; fakat, özellikle ulaşım ve devlet yatırımlarının yetersizliği yüzünden, Karadeniz illeri, geri kalmış bir bölgeyi oluşturmaktadır.

Değerli milletvekilleri, yıllar itibariyle gerek iktisadî ve toplumsal durumu gerileyen ve gerekse yaşam koşulları gün geçtikçe kötüleşen Karadeniz Bölgesi için, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 20 nci Döneminde, yeni bir atılımın ya da atılımların başlatılmasında yarar olduğunu düşünüyorum. Geçmiş dönemde görev yapan tüm Karadeniz Bölgesi milletvekilleri ya da başka çevrelerden seçilen Karadeniz kökenli milletvekilleri, Karadenizin sorunlarının çözümünü, bir yasa çıkarma anlayışı içerisinde ele almışlardır. Kuşkusuz Karadeniz Bölgesi için önem taşıyan projeler de başlatılmıştır; ancak, asıl katkının, kısaca KAP diye anılan yasanın çıkarılmasıyla elde edileceği kanaatini taşımaktayım. O halde, Kuzey Anadolu Projesi ya da kısa adıyla KAP nedir: Kuzey Anadolu Projesi, Bölgenin süratle kalkındırılmasını, nüfusun dengeli dağılımını, bölgeden yoğun göçün önlenmesini, ekonomik hayatın, sanayinin, madencilik, hayvancılık, ormancılık, balıkçılık ve tarımın canlandırılması ile altyapı eksikliklerinin giderilmesini, diğer bölgelerle olan gelişmişlik farkının ortadan kaldırılmasını, Türk ekonomisine entegrasyonun sağlanmasını ve bölge halkının hayat standartlarının yükseltilmesini, Karadeniz Ekonomik İşbirliği kapsamında Türkiye'nin Balkanlar ve Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleriyle ilişkilerinin geliştirilmesini sağlayacak planları, önlemleri hazırlamak, uygulamak ve koordine etmek şeklinde tanımlanmıştır.

Güneydoğu Anadolu Projesinden sonra Türkiye'nin en büyük projesi olacak KAP, özetle şu gerekçelerle öneriliyor: Yatırımların bölgelere göre dengesiz dağılımı sonucu, ülke ekonomisi içerisinde bölgelerin gelişmişlik düzeyi farklılıklar göstermektedir. Bu farklılaşma, bölgelere göre gelir ve refah dağılımında eşitsizliklere yol açmaktadır. Devletlerin amaçlarından birisi de vatandaşlar arasında büyük uçurumları önlemektir. Son on yılda sağlanan ekonomik ve teknik gelişmelerden, Kuzey Anadolu Bölgesi, payını alamamıştır. Devlet Planlama Teşkilatının illerin gelişmişlik düzeyiyle ilgili sıralamasında, son yıllarda, Trabzon İli 24 üncü sıradan 38'e, Rize İli 7 nci sıradan 26'ya, Giresun İli 23 üncü sıradan 46'ya, Samsun İli 17 nci sıradan 28'e ve nihayet Ordu İli, 38 inci sıradan 51 inci sıraya düşmüştür. Yine 2000'li yıllara yaklaştığımız bu dönemde ise, yeni kurulan illerden önce, Ordu İli sıralamasında fazla bir değişiklik görülmemektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; az önce değindiğim gibi, Kuzey Anadolu Projesinin oluşması için, 1993 yılında Doğu Anadolu Bölge Planlaması Projesi (DAP), Konya Ovası ve Orta Anadolu Bölge Planlama Projesi (KOP) ile birlikte, Kuzey Anadolu Bölge Planlaması Projesi (KAP) adı altında Yüce Meclise getirilen yasalar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edilerek, bu konuda ön adım atılmıştır; ancak, ne var ki, bu konuda gözle görülür bir gelişme olmadığını söylemek, sanırım, doğru bir tespit olsa gerektir. Biz, Anavatan Partisi olarak, 2000'li yıllara doğru yol alan Türkiyemizde, bölgelerarası dengesizliğin giderilerek, doğu, batı, kuzey, güney bölgesel farklılıklarının ortadan kaldırılmasına ve geri kalmış yörelerin sosyoekonomik ve kültürel açıdan süratle kalkındırılmasına herkesten daha fazla taraftarız.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 64. Birleşimi (19 Haziran 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

11 Haziran 1996 Salı

Öğretmenlerimizi, kendi asal işlevine yöneltmeliyiz.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 60. Birleşimi (11 Haziran 1996)

FİKRET UZUNHASAN (Muğla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir öğrenim dönemini tamamlamak üzere olduğumuz bugünlerde, Millî Eğitim ve çalışanlarının bazı sıkıntılarını iletebilmek amacıyla huzurunuzdayım; hepinizi saygıyla selamlarım.

Ekonomik ve moral değerlerini kaybeden kamu kesimi çalışanları, ücret dengesizliği, politik kadrolaşma ve daha birçok sebepten, çalışma güçlerini kaybetmişler, devlet çarkı âdeta durma noktasına gelmiştir. Ülkemizin geleceğini hazırlayan Büyük Önder Atatürk’ün “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” vecizesi unutulmuş, bu olumsuz gelişmeler, öğretmenlerimizi ve Millî Eğitim çalışanlarını fazlasıyla etkileyerek, okullarımızı sadece diploma veren kurumlar haline dönüştürmüştür. Bu işleri, artık, özel dershane gibi kurumlar, büyük paralar karşılığında üstlenmişlerdir. Değişen her hükümet döneminde, hatta, aynı hükümetin değişen bakanları, kendi düşüncelerine göre yeni sistemler oluşturmuşlar, öğretmenlerin bilgi ve deneyimine başvurmamışlardır. Uygulamada, Eğitim Birliği Yasası yok olmuş, aynen cumhuriyet öncesi çağdışı eğitim görüntüsü; Kur’an kurslarıyla, tarikatların birçoğunun dinî kisve altındaki öğretileriyle âdeta geriye dönülmüştür. Toplumumuzun, bu duruma henüz gerekli tepkiyi göstermemesi, düzeleceği ümidini taşıdığındandır.

Sayın milletvekilleri, Büyük Atatürkümüzün yeni nesli emanet ettiği öğretmenlerimizin, tüm kamu çalışanlarıyla birlikte, geçinebilmek için, boyacılıktan seyyar satıcılığa kadar her işi yaptıklarını çok iyi biliyoruz. Ülkemizin geleceğini tehdit eden bu tablodan mutlaka kurtulmalıyız; öğretmenlerimizi, kendi asal işlevine yöneltmeliyiz. Daha birkaç ay önce, geçim kaygılarını dile getirmek için sokaklara döküldüklerinde, idarenin, anlayışsız, katı tutumunu da üzülerek izledik. Hatta, 18 Nisan 1996 tarihinde, Eğitim-Sen üyeleri, kamu çalışanlarının da içinde bulunduğu ekonomik çöküntüyü anlatmak amacıyla, bir günlük iş bırakma eylemi yapmışlardı. Bu eylemleri suçlu bulunarak, katılanlar hakkında soruşturma açılmıştır. Oysa, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 17, 53, 55, 128 inci maddeleri ve ilgili fıkraları ile 4121 sayılı Yasanın 4 üncü madde ve fıkralarından hareket eden Eğitim-Sen, defalarca toplugörüşme çağrısı yapmış, herhangi bir yanıt alamamış ve bunun için, bir günlük iş bırakma eylemine başvurmuştur.

87 sayılı ILO Sözleşmesinin, sırasıyla, 3 üncü, 8 inci, 10 uncu ve 98 sayılı ILO Sözleşmesinin 7 nci ve 8 inci maddeleri, Türkiye tarafından onaylanmış ve yürürlüğe girmiştir. Bu durumda, Anayasa ve uluslararası yasalardan kaynaklanan haklar çerçevesinde hareket etmek suç teşkil etmemeli; asıl suçlular, bugüne kadar yapılan zamlarla onları açlık sınırına getirenlerdir. Muhalefetteyken söylediği “Diktatör Pinochet yönetimindeki Şili’de bile, çalışanların, Türkiye’de olduğu kadar gelir kaybına uğramamışlardır ve buna isyan etmeyen memurun insanlığından şüphe ederim” sözünü Sayın Başbakana hatırlatmakta yarar görüyorum ve şimdi iktidar olduğuna göre, bu eylem dolayısıyla açılan soruşturmanın durdurulmasını talep ediyorum. (DSP sıralarından alkışlar)

Sayın milletvekilleri, 1995 Ekiminde 350 ABD Doları seviyesinde maaş alan 24 yıllık ilkokul öğretmeni, bugün, 270 ABD Dolarının da altında maaş almaktadır. Kısaca, öğretmenlerimizi, Millî Eğitim ve kamu çalışanlarını ekonomik sıkıntıdan kurtarmak, yaptıkları işe motive etmek ve katılımlarını sağlamak, çalışma ortamlarını, her bakımdan onurlu ve insanca yaşanabilir bir hale getirmek için, Anayasa ve uluslararası yasaların tanıdığı haklar çerçevesinde, grevli ve toplusözleşmeli sendikal düzenlemeler, ivedilikle ve mutlaka yapılmalıdır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 60. Birleşimi (11 Haziran 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

21 Mayıs 1996 Salı

Türkiye bütün Türk cumhuriyetlerini ilk tanıyan ülkedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 54. Birleşimi (21 Mayıs 1996)

DEVLET BAKANI AYVAZ GÖKDEMİR (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Sayın Cumhurbaşkanımızın 7-9 Mayıs 1996 tarihlerinde gerçekleştirdikleri ve Kültür Bakanı Sayın Güner, Çevre Bakanı Sayın Taşar ile birlikte benim de şahsen iştirak ettiğim, Parlamentoda grubu bulunan partilerimizin temsil edildiği resmî Özbekistan ziyaretiyle ilgili olarak Yüce Meclise bilgi vermek amacıyla huzurlarınıza gelmiş bulunuyorum.

Sovyetler Birliğinin 1991 yılı sonunda dağılmasıyla bağımsızlıklarını kazanan Türk cumhuriyetleri başta olmak üzere, bütün eski Sovyet cumhuriyetleriyle iyi ve dostane ilişkiler geliştirmek, Türkiye’nin dış politikasının önemli bir boyutunu teşkil etmektedir. Gerçekten de Türkiye, bütün Türk cumhuriyetlerini ilk tanıyan ve buralarda ilk büyükelçilik açan ülke olmuştur; öyle olması gerekiyordu, Türkiye de bu gereği hiç gecikmeden yerine getirmiştir. Evvelce, Orta Asya gerçeği karşısında süratle politika belirleyen ve bu politikasını etkinlikle uygulayan ülkemizin 5 Orta Asya cumhuriyetiyle ilişkilerinde -1 Kafkasya, 4 Orta Asya cumhuriyetiyle- bugün, ulaşmış olduğu noktayı ifade etmek amacıyla, bazı hususları burada zikretmek istiyorum.

Türkiye’nin Orta Asya cumhuriyetleriyle ticareti dörtbuçuk yıl öncesinin sıfır noktasından, 1995 yılı sonu itibariyle 662 milyon dolar seviyesine ulaşmıştır. 5 kardeş ülkede, sayıları yüzlerle ifade edilen Türk firması faaliyettedir. Bu firmalarımızın üstlendikleri veya yürütmekte oldukları yatırım ve müteahhitlik projelerinin toplam bedeli 4,5 milyar dolardan fazladır. Kardeş cumhuriyetlere 1992 yılından bu yana, 1 milyar dolarlık Eximbank kredisi açılmıştır. Bu kredilerin kullanılması sürmektedir. Bir örnek olsun diye arz ediyorum; Özbekistan ve Kırgızistan’a hibe olarak, yaklaşık 150 milyon dolarlık gıda maddesi sevk edilmiş ve başka kalemlerde karşılaştığımız talepleri de, Türkiye’nin imkânları ölçüsünde ve azamî seviyede karşılanmıştır. 7 bini aşkın Orta Asyalı öğrenci, Hükümetimizin burslusu olarak halen Türkiye’de eğitim görmektedir. 200 civarında Türk öğrenci de, Orta Asya’daki kardeş cumhuriyetlerde öğrenimlerini sürdürmektedirler. Aynı şekilde, yüzlerce öğrencimiz ve Orta Asyalı genç, özel öğrenci statüsünde eğitimlerine devam etmektedirler. Türkiye’nin bu âlemle münasebetlerinde en hayatî projesi, bu öğrenci projesidir.

Millî Eğitim Bakanlığımız, Orta Asya bölgesinde 11 okul, 2 Türkiye Türkçesi eğitim merkezi ve 2 Türk sınıfı açmıştır. Türk özel kuruluşlarınca da, bölgede, 80’in üzerinde okul açılmıştır. Devletimiz ve özel sektörümüzce açılan bu okullarda 5 bin civarında genç, kendi anadillerini, Türkiye Türkçesini, İngilizceyi öğrenerek, yüksek seviyede bir eğitim görmektedirler. Bütün bu rakamların ifade ettiği gibi, Türkiye’nin Orta Asya’daki kardeş cumhuriyetlerle ilişkileri son derece yüksek bir düzeyde seyretmektedir. Kardeş ülkeler, her geçen gün daha kuvvetli ve kendilerine daha yeterli hale gelmektedirler. Türkiye, bu ülkelerin milletlerarası zeminlere çıkmaları, milletlerarası süreçlerde yer almalar hususunda, kendine düşeni yapmıştır. Bu âlemin dünyayla muhaberesini, Türkiye, hibe olarak temin etmiştir.

Yakın bağlara sahip olduğumuz ülkelerle ilişkilerimizi her alanda daha ileriye götürmek için her türlü gayret sarf edilmektedir. Bu devletlerle aramızdaki ziyaret ve temas trafiğinin kesafeti ve seviyesi, varılmış olan tatminkâr seviyenin önemli bir göstergesidir. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; son ziyaret, zor dünya ve bölge şartları altında, hem bir dayanışmaya hem yeni bir işbirliği hamlesinin hazırlanmasına imkân vermiştir. Sayın Cumhurbaşkanımız ve Özbekistan Cumhurbaşkanı Sayın İslam Kerimov tarafından, ziyaret esnasında, 8 Mayıs 1996 günü imzalanan Türkiye ile Özbekistan arasında Ebedî Dostluk ve İşbirliği Anlaşması, ruhu itibariyle, iki ülke arasındaki ilişkilerin ve işbirliğinin hukukî temelini ve çerçevesini çizmektedir. Anlaşma, iki ülke arasında, 1991 yılında Özbekistan’ın bağımsızlığını kazandığı günlerde imzalanan ve bugün için güncelliğini yitirmiş sayabileceğimiz Türkiye ile Özbekistan arasındaki ilişkilerin ilke ve amaçları hakkındaki anlaşmanın yerini almıştır. Önemi dolayısıyla bir model oluşturmasını arzuladığımız yeni anlaşmada yer alan hususlardan bazılarını zikretmek istiyorum: İki ülke, ilişkilerini, işbirliği ve karşılıklı güven temellerine dayandıracaklar; birbirlerinin bağımsızlığına, egemenliğine, toprak bütünlüğüne, içişlerine saygı, hak eşitliği ve ortak yarar ilkelerine dayalı olarak her alanda ilişkilerini geliştireceklerdir. Taraflar, topraklarının, diğerine karşı düşmanca amaçlarla kullanılmasına izin vermeyecekler; aralarındaki işbirliğini, özellikle, bağımsızlık ve egemenliklerine yönelebilecek tehditlerin önlenmesi ve bağımsız siyasetlerinin yürütülmesi ve toprak bütünlüğünün korunmasına çok yönlü destek vermek suretiyle gerçekleştireceklerdir. İki ülke, aralarındaki ekonomik, ticarî, ilmî, teknolojik ve çevre alanlarındaki işbirliklerini uzun vadeli bir perspektifle geliştirme kararı almışlardır. Bu amaçla, mal, hizmetler ve sermayenin iki ülke arasında geniş ve etkin dolaşımına tedricen geçiş için imkânları araştıracaklar; ayrıca, ikili ve çok taraflı ortak yatırım projelerini destekleyeceklerdir. Türkiye ve Özbekistan, diplomatlarının ve işadamlarının seyahatleri için vize işlemlerini karşılıklı olarak basitleştireceklerdir. İki kardeş ülke, başta Parlamentoları olmak üzere, bölgeleri, kentleri, yerel organları ve yerel yönetimleri arasındaki temasları ve işbirliğini teşvik edeceklerdir. Her türlü teröre kesinlikle karşı olan taraflar, örgütlenmiş suçlara ve kaçakçılığa karşı mücadelede samimi işbirliği yapacaklardır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 54. Birleşimi (21 Mayıs 1996 tutanakları içerisinde bulunabilir.

14 Mayıs 1996 Salı

1 Mayıs etkinlikleri

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 51. Birleşimi (14 Mayıs 1996)

İÇİŞLERİ BAKANI ÜLKÜ GÜNEY (Bayburt) – Sayın Başkan, muhterem milletvekilleri; Kocaeli Milletvekili Sayın Şevket Kazan ve 15 arkadaşının, İstanbul Kadıköy’de 1 Mayıs günü meydana gelen olaylarda gerekli tedbirlerin alınmadığı iddialarının araştırılması için, Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 102 ve 103 üncü maddeleri uyarınca Başkanlık makamına vermiş olduğu Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergeleri üzerinde Hükümet adına konuşmak amacıyla söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle Yüce Meclisin saygıdeğer üyelerini saygıyla selamlıyorum.

Önergeyi incelediğimizde, önergedeki veriliş amacının, özetle,tarafımdan veya Sayın Başbakanımızca polisin yetkilerini kısıtlayıcı bir müdahalede bulunup bulunulmadığının, 1 Mayıs 1996 tarihinde Kadıköy’de meydana gelen olayların önlenmesi ve suçluların yakalanmasıyla ilgili olarak gerekli tedbirlerin yeterli düzeyde alınıp alınmadığının ve toplantı ve gösteri yürüyüşünü düzenleyenler ile bu toplantı ve gösteri yürüyüşünün güvenliğini sağlamakla görevli olanların, görev ve yükümlülüklerini, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun amir hükümleri uyarınca yerine getirip getirmediklerinin; olaylar sırasında çevrede bekleyen askerî birliklerden yardım istenmemesinin nedenlerini araştırmak olduğu anlaşılmaktadır.

Muhterem arkadaşlarım, bildiğiniz gibi, İstanbul’un Kadıköy İlçesinde 1 Mayıs etkinlikleri nedeniyle düzenlenen mitingde meydana gelen üzücü olaylar ile ilgili olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna, 7 Mayıs 1996 günü, gündemdışı bir konuşmayla bilgi arz etmiştim. Bu konuşmamda, 1 Mayıs 1996 Çarşamba günü Kadıköy’de meydana gelen olayları bütün açıklığıyla belirtmeye çalışmıştım. Bu nedenle, konuya tekrar uzun uzadıya girerek kıymetli zamanlarınızı almak istemiyorum; olaya, sadece, bu konudaki bilgileri tazeleme açısından ana hatlarıyla değinmekle yetineceğim.

Hepinizin bildiği gibi, 1 Mayıs 1996 günü İstanbul’un Kadıköy Meydanında yapılan miting, Türk-İş, Hak-İş, DİSK ve KESK konfederasyonlarının öncülüğünde, bu günün mana ve ehemmiyeti için etkinlikler olarak düzenlenmişti. Saat 09.00’da, Taksim Anıtına, düzenleme kurulunca çelenk konulmuş ve saygı duruşunda bulunulmuştu. Bu sırada, Taksim Meydanı, bazı göstericiler tarafından işgal edilmek istenmişse de önceden alınan sıkı güvenlik önlemleri nedeniyle, bunda, karşıt güçler başarılı olamamışlardı. Taksim Meydanında yapılacak bu eylemleri daha önceden istihbar etmemizin sonucu, burada sıkı güvenlik önlemleri alınmış, takriben 2 bin civarında güvenlik gücü orada konuşlandırılmıştı.

Kadıköy tarafında ise, saat 08.00’den itibaren, Kadıköy Belediyesi önündeki toplanma alanına intikal eden gruplar, daha önceden hazırlanan 45 arama ve kontrol güzergâhlarında denetimden geçirilmiştir. Saat 09.00 sıralarında, Kadıköy Evlendirme Dairesi önündeki kontrol sahasına, DHKP-C ibareli pankart taşıyan, yüzleri maskeli 300 kişilik bir grup gelmiştir. Tüm ikazlara rağmen üstlerini aratmak istemeyen, güvenlik güçlerinin kendilerini aramamaları için müdahalede bulunan ve güvenlik güçlerine saldırıda bulunan bu 300 kişilik gruba, 500 kişilik bir grup da, başka yönlerden katılmış, büyük bir grup halinde, güvenlik güçleriyle aralarında sıcak bir tartışma çıkmıştır. İşte bu esnada, saldırgan grup tarafından taş, sopa ve silahla güvenlik güçlerine yapılan müdahaleler sonucunda burada 5 kişi silahla yaralanmıştır. Bunlardan 1’i emniyet müdür yardımcısı bir güvenlik görevlisidir, geri kalan 4’ü de, orada bulanan insanlardandır.

Yaralanan bu insanlardan, vatandaşlardan Dursun Odabaşı’nın, Marksist Leninist Komünist Partisi üyesi olduğu tespit edilmiştir, daha önce de bu eylemlere katıldığına dair sicili vardır; Hasan Albayrak, TİKKO örgütü mensubudur, bu da, yine, daha önceden bu tip eylemlere katılmış bir şahıstır. Ayrıca, Levent Yalçın isminde bir şahıs, yine, burada silahla yaralanarak hayatını kaybetmiştir; bu şahıs da, Bayrampaşa Cezaevinde gardiyan olarak görev yapmaktaydı. Bu olaydan sonra, muhtelif istikametlerden gelen göstericiler ve sendika mensupları, Kadıköy Meydanına doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Bu yürüyüş kanunsuzdur; bu yürüyüş için izin alınmamıştır; ama, sayılarının çok fazla oluşu, aynı zamanda, federasyon başkanlarının rica ve teminatları sonucu, güvenlik güçleri, bu yürüyüşü yapanları, sadece koruma amacıyla; meydana, gidecekleri yere kadar koruma amacıyla takip etmiş ve korumuşlardır. Meydanda toplanıldığında, sayının 35-40 bin civarında olduğu tespitlerimizdedir ve burada, DİSK, Hak-İş ve KESK Konfederasyonları Başkanları konuşma yapmak istemişler; ancak, konuşmaları çok kısa sürmüş; çünkü, provokatör gruplar ve illegal gruplar bu konuşmalara mâni olmuştur. Burada, asıl izin alan ve bu toplantıyı tertip eden konfederasyon başkanları konuşmalarını yapamamışlar; taş, sopa ve müdaheleler sonucunda kürsüden indirilmişlerdir. Güvenlik güçlerimiz, burada müdahele edip, bu diğer grupları işçilerden ayırmaya gayret etmişse de, tabiî, bu kadar büyük bir toplulukta, bu ayırım yeterince yapılamamış; aynı zamanda, gelen şahısların küçük yaşta oluşu, 15-20 yaş grubunun büyük bir sayıda oluşu, burada daha etkin bir müdahele yapmamızı da önlemiştir.

Muhterem arkadaşlarım, konfederasyonların konuşamamaları sonucunda, konferedasyon mensupları, yani toplantı izni alan düzenleme kurulu da başta olmak üzere, sahayı terk etmişlerdir ve saha, tamamen illegal örgütlere kalmıştır. İllegal örgütler konuşma isteminde bulunmuş, bir miktar konuşma yapmışlar; fakat, güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucunda bunlar da dağıtılmıştır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 51. Birleşimi (14 Mayıs 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

11 Nisan 1996 Perşembe

İsrail savaş uçakları

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 36. Birleşimi (11 Nisan 1996)

ABDULLAH GÜL (Kayseri) – Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Türkiye’nin, İsrail savaş uçaklarına hava sahasını açması ve İsrail savaş uçaklarının Türkiye’deki üslerden faydalandırılmasına yol açan son gelişmelerle ilgili gündemdışı söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli arkadaşlar, bir zamanlar yüzyıllarca yönettiğimiz ve şimdi de içinde bulunduğumuz Ortadoğu bölgesi, dünyanın en sorunlu, en kanlı ve gözyaşının en çok aktığı bölgelerden birisidir. Bu bölgenin derin tarihî gerçekleri ve dinamikleri vardır. Farklı ırk ve devletlerden olsa bile, Müslümanların hâkim olduğu bu bölgede, İsrail, yabancı bir güç ve kültür olarak, uluslararası destekle bölgeye yerleştirilmiştir; işgalci ve yayılmacı bir devlettir. İsrail, bugünkü konumuna gelmek için, yakın geçmişinde, terör dahil her türlü aracı kullanmış bir ülkedir. Şu anda sözde bir barış antlaşması yürürlüktedir. Şüphesiz ki, biz, gözyaşı ve kanın, kimin olursa olsun, akmasından yana değiliz ve bundan, kim olursa olsun, rahatsız oluruz.

Değerli arkadaşlar, Türkiye, Ortadoğu’nun en büyük ülkesi ve gücüdür; tarihî misyonu gereği de, istese de istemese de bu coğrafyanın lideridir, önderidir. Bölgedeki birçok Müslüman devletin rejimlerini ve halklarını, milletlerini, kesinlikle ayrı ayrı görmek durumundayız. Rejimler geçicidir, milletler ise bu bölgede kalıcıdır. Son yıllarda ve özellikle de son aylarda Türkiye tarafından alınan kararlar, Ortadoğu’nun tabiî dengelerine, dinamiklerine ve ülkemizin uzun vadeli çıkarlarına ters düşer bir şekilde gelişmektedir. Bölgenin tek yabancı ülkesi olan İsrail ile Türkiye, birçok anlaşmalar imzalamaya başlamıştır. Özellikle bu anlaşmalar, askerî sahaları, millî güvenlik ve savunma sahalarını kapsamaya başlayınca çok önem arz etmektedir ve dikkati çekmektedir. İsrail savaş uçaklarına hava sahalarımızın açılması, İsrail savaş uçaklarının Türkiye’deki askerî üslerden -eğitim amaçlı diye ilan edilse bile- faydalandırılmaya başlanması, önemli bir strateji değişikliğidir; yankıları ve neticeleri itibariyle çok önemli değişikliklere sebep olabilecektir, bölgede yeni askerî ittifakların oluşmasına yol açabilecektir, bölgede, bölge halkının, bölgede yaşayan insanların, rejimler bir yana Türkiye’ye olan sevgisini yıpratabilecek niteliktedir. Bu girişim, millî savunma ve millî güvenlik anlayışımızda yeni bir stratejinin tespiti şeklindedir.

Şimdi soruyorum: Türkiye’nin millî güvenliğine, savunmasına ve uzun vadeli çıkarlarına etki edebilecek olan böyle bir gelişmede Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir rolü olmuş mudur? Türkiye Büyük Millet Meclisiyle Hükümetin rolü nedir bu konuda ve siyasî iktidarın bu konudaki rolü nedir; sorumluluğu nedir; bu konudaki katkısı nedir?

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 36. Birleşimi (11 Nisan 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

03 Nisan 1996 Çarşamba

Lions ve Rotary Kulüpleri

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 32. Birleşimi (3 Nisan 1996)

DYP GRUBU ADINA MEHMET BAHATTİN YÜCEL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Refah Partisi Konya Milletvekili Sayın Mustafa Ünaldı ve arkadaşları tarafından, ülkemizde mevcut yasalara göre önceden izin alınarak kurulan dernek niteliğindeki iki kulüp ve bunların dışında değerlendirilmesi gereken bir toplantı ile ilgili olarak Yüce Meclisten açılması istenilen Meclis araştırmasına ilişkin önergeleri üzerinde Doğru Yol Partisi Grubunun görüşlerini aktarmak üzere söz almış bulunuyorum, bu vesileyle Yüce Meclisi saygıyla selamlarım.

Özellikle bu konudan kaynaklanabilmesi muhtemel bir eksikliği, bir bilgi eksikliğini giderme adına, bir açıklamayla sözlerime başlamak istiyorum.

Meclis araştırmasına konu edilmesi istenilen iki dernek söz konusudur. Bunlardan bir tanesi, sırasına göre, Türkiye’nin değişik yerlerinde yaklaşık 400 adet kulüp çatısı altında faaliyet gösteren Lionslar ve onlara bağlı birtakım alt kuruluşlar ile yine, daha az sayıda, ilk olarak 1954 yılında Ankara’da, Bakanlar Kurulunun uluslararası ilişkilerde bulunmasına ilişkin bir kararı çerçevesinde faaliyet gösteren Rotary Kulüpleridir. Bu her iki kulüp de, ülkemizde zaman zaman değişikliğe uğrayan, hatta demokrasinin kesintiye uğradığı dönemlerde buna ilişkin mevzuatın tümüyle değiştirildiği iki kulüptür ve bir kulüp niteliği taşımayan, herhangi bir tüzüğü olmayan; ama, 1954 yılından bu yana hemen her yıl, dünyanın bir değişik ülkesinde, önceden belirlenmiş belli bir gündemi tartışmak amacıyla bir araya gelen insanların oluşturdukları Bilderberg toplantılarıdır.

Bu noktada, zannediyorum, dün, Refah Partisi sözcüsü değerli arkadaşımız Sayın Sılay’ın gündeme getirdiği birtakım endişeleri de gidermek açısından, öncelikle, bu iki kulübün; yani, Lions ve Rotary Kulüplerinin, dünyada ortaya çıktıkları döneme ilişkin kısa bir inceleme yapmakta, ortaya bir bakış açısı koymakta, sanıyorum, yarar var. Bu her iki kulüp de 1900’lü yılların başlarında; biri, 1945, diğeri de 1917 yılında, çok az sayıda -belki bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar- girişimcinin istekleriyle kurulmuş ve daha sonra dünyanın hemen hemen her ülkesinde belli amaçlar doğrultusunda çalışma yapma olanağına kavuşmuş bulunan kulüplerdir; 1900’lü yılların başlarında, yani, bitirmek üzere bulunduğumuz 20 nci Yüzyılın başlarında, dünyanın bugünkü gelişmelerine oranla oldukça farklı olayların cereyan ettiği ve cereyan eden olayların insan topluluklarını da alabildiğine etkilediği bir dönemde ortaya çıkmıştır. Dünya, hammadde kaynaklarını ele geçirmek amacıyla amansız ve acımasız bir rekabetin kurulduğu ve hemen hemen, bu kaynakların sömürgeler ve sömürge yönetimleri aracılığıyla da belli birtakım güçler arasında paylaşıldığı bir dönemi yaşamaktadır. Devlet imkânlarını ve bu imkânların sağlamış olduğu ortamı iyi kullanarak, rekabetçiliğe neredeyse hiç imkân vermeyecek ölçüde, bugün rahatlıkla vahşi kapitalizm olarak nitelendirebileceğimiz bir dönemde, bu iki kulüp de serbest meslek sahiplerinin, bu tekelleşme ve paylaşım savaşı içerisinde kendilerine yer edinme imkânı bulamayan birtakım girişimcilerin, belli düşünce disiplini altında bir araya gelebilmelerini sağlamak amacıyla ortaya konmuştur. İkisinin de ortaya çıkışı, hem kurucuların taşımış oldukları nitelikler hem de bu niteliklerin daha sonraki safhalarda kendi kitlelerine ve uluslararası topluluğa kabul ettirilmesi açısından da büyük ölçüde değişikliğe uğramamıştır.

O dönemde sanırım, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Avrupa’da şekillenen ve daha çok Avrupa’dan kaynaklanan sanayi ve buna dayalı ticaret ilişkileri içerisinde, Avrupa ülkelerindeki rakiplerine oranla daha az pay aldığı bir dönemde, bu tür kulüpler aracılığıyla bir sivil toplum örgütlenmesine gitmesi, bugün yüzyıla yakın bir süre geçmiş olmasına karşın, Türkiye’de neden, birtakım gizli, hatta Türkiye’nin temel, hayatî çıkarlarını ortadan kaldırabilecek maksatların da aracı olarak görülmek isteniyor; bunu anlamakta oldukça büyük güçlük çektiğimizi ifade etmek istiyorum.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 1. Yasama yılı 32. Birleşimi (3 Nisan 1996) tutanakları içerisinde bulunabilir.

Blog Arşivi