27 Ekim 1998 Salı

Adana depremi

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 4. Yasama yılı 12. Birleşimi (27 Ekim 1998)

BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI YAŞAR TOPÇU (Sinop) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; Adana Milletvekili Cevher Cevheri arkadaşımızın Adana depremiyle ilgili olarak yaptığı gündemdışı konuşmaya teşekkür ediyorum. Gerçekten, bu deprem, birkaç defa Parlamentomuzda siyaset konusu yapılmak istendi; ama, değerli arkadaşım Cevheri, bundan uzak, Adanalıların bu konudaki düşüncelerini aktardı; ben de Hükümetin bu konudaki çalışmalarını Yüce Meclisin bilgilerine sunmak istiyorum.

Bugün, tarih itibariyle Adana depreminin dördüncü ayıdır; 27 Haziranda deprem olmuştu, bugün 27 Ekim; tam dört ay olmuştur. Bu dört ay içerisinde, aralıksız, doksan ayrı ekip Adana'da, Adana depremiyle ilgili olarak gece gündüz çalışmıştır.

Bu depremde, maalesef, 146 vatandaşımız hayatını kaybetmişti; hem Hükümetimiz hem de Parlamentomuz adına, tekrar hepsine Allah'tan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyoruz. Tabiî ki, bunları geri getirmek mümkün değil...

Türkiye, 1800'lü yılların sonundaki İstanbul depreminden bu yana, bu denli büyük bir depremi büyük şehirde yaşamadı. Deprem, Adana İl Merkezi, Seyhan ve Yüreğir, Ceyhan Merkez, Karataş, Karaisalı, Kozan, Yumurtalık, İmamoğlu'nda toplam 256 köy ve 148 mahallede etkili oldu.

Adana İline, bugüne kadar, 1,5 trilyon liradan fazlası özel idare emrine, 6 trilyon liradan fazlası da kira yardımı olmak üzere, toplam 8 trilyon lira para gönderildi. Depremden zarar gören, evi yıkılan, evi oturulamaz durumda olan 26 bin vatandaşımıza kira yardımı yapılmaktadır; bu, hem şehirlerde hem köylerde yapılıyor.

Depremin hemen ertesi günü, yani, 28 Haziranda, hasar tespitiyle ilgili olarak, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı ekipleri çok yoğun bir şekilde deprem bölgesine yayıldılar ve bir ön tespit yaptılar. Bu ön tespite göre, demin ifade ettiğim gibi, yüz yıla yakındır karşılaşmadığımız büyük bir depremle karşı karşıya gelindiği anlaşıldı. 70 bin evin, konutun veya işyerinin tek tek dolaşılıp tespit edilmesi, hasarlarının saptanması ve buna göre tedbir alınması gerekti. Malumlarınızdır, tabiî afetlerde, ön tespitler yapıldıktan sonra bunlar ilan edilir. Bu ilanlara göre de, hak sahiplerinin veya hak sahipliği listesinde adı bulunmayanların itirazı için süre konulur. Bu süreler, bu 4 aylık çalışmanın 2 ayını yemiştir; ama, kabul etmek lazım ki, 2 ayda, 70 bin konut ve işyeri üzerindeki hasar tespitinin tamamlanmış olmasını, bilenler, fevkalade başarılı bir iş olarak takdir edeceklerdir. Gece gündüz demeden hemen her başvuru değerlendirildi.

Şimdi, değerli arkadaşımız biraz çabuk olunulmasını istiyor, biz de istiyoruz. Verdiğimiz itiraz süresinin yeniden uzatılması isteniyor hak sahipleri tarafından; yani, tayin edildiği kategorisini uygun bulmayan "benim evim az hasarlı değil orta hasarlı" veya "orta hasarlı değil, ağır hasarlı, yıkık" itirazında bulunanlar yeniden süre talebinde bulunuyorlar. Tabiî, bir taraftan kış yaklaşıyor bunların telafi edilmesi lazım, bir taraftan da hak sahiplerinin bu talepleri var; biz, buna rağmen, bu 4 aylık süre içerisinde, zarar gören herkesin müracaatını tamamlamış olduğu kanaatine vararak, artık, bu süreyi -bir an evvel işlemlere başlanmak üzere- uzatmak istemiyoruz, uzatmayacağız da.

Ben, buradan, değerli arkadaşlarımıza, Yüce Meclise ve Sayın Cevheri'ye, şu ana kadar 41 bin afetzedenin borçlandırma işinin tamamlandığını, 23 756'sının da, itiraz suretiyle zaman kazanmaya çalıştığını ifade edeyim. "Bir şey yapılmadı" sözü yanlıştır. Afetten zarar görenlerin hak sahipliği listesi kesinleşmeden, Dünya Bankası kredisiyle, Adana Yüreğir'de 5 bin konut yapılmak üzere, Toplu Konut İdaresi ihaleye çıkmıştır, zamandan kazanmak için işlemlerini tamamlamıştır; çünkü, bu işler çok zaman alıyordu. Bir taraftan itirazlar incelenirken, bir taraftan bu işlemler tamamlandı. Önümüzdeki aybaşında, Yüreğir'deki bu 5 bin konutun ihalesi yapılacaktır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 4. Yasama yılı 12. Birleşimi (27 Ekim 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

14 Ekim 1998 Çarşamba

Korunmaya muhtaç çocuklar

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 4. Yasama yılı 7. Birleşimi (14 Ekim 1998)

DEVLET BAKANI HASAN GEMİCİ (Zonguldak) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin sayın üyeleri; Demokratik Sol Parti İzmir Milletvekili Sayın Hakan Tartan’ın, İstanbul Ümraniye’de, yaşları 13-18 arasında değişen uyuşturucu bağımlısı dört çocuğun işlemiş olduğu vahşi ve insanlıkdışı cinayet ve korunmaya muhtaç çocuklarla ilgili yaptığı gündemdışı konuşmayı cevaplandırmak üzere söz aldım; sizleri saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli üyeler; bugün için sokakta yaşayan ya da çalışan çocuklar sorunu, tüm dünyada, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşanan, çok büyük toplumsal bir sorundur. Sorunun temelinde gelir dağılımındaki adaletsizlik vardır, işsizlik vardır, yoksulluk vardır ve eğitimsizlik vardır; özellikle, kırsal kesimden, büyük şehirlere doğru yaşanan göç olayı vardır. Bütün bunların sonucu, çok sayıda çocuk, sokağın olumsuz koşullarına terk edilmektedir.

Bu çocuklar ve aileleriyle ilgili yapılan inceleme ve araştırmalarda, ailelerin, genellikle ekonomik yoksulluk içerisinde oldukları, eğitim seviyelerinin düşük olduğu, yedi sekiz çocuklu oldukları görülmektedir; önemli bir bölümünde de, nikâhsız, çokeşli evlilikler söz konusudur.

Kırsal kesimden büyük umutlarla büyük şehirlere gelen aileler, bu şehirlerimizde ekonomik ve sosyal altyapının yetersizliği nedeniyle, yoksulluk ve çaresizlikle karşı karşıya kalmakta, büyük hayal kırıklıkları yaşamaktadır; bu da, aile içi bağları zayıflatmaktadır. İşte, bu nedenlerle, çoğu zaman yoksulluk, aile içi şiddet, aile içi istismar, sevgisizlik ve ilgisizlik nedeniyle, çok küçük yaştaki çocuklar, sokakta çalışmak ve yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Bu çocuklar, sokakta, başta uyuşturucu alışkanlığı, hırsızlık, tecavüz, AIDS, Hepatit-C, uyuz ve benzeri hastalıklar ve diğer risklerle karşı karşıyadırlar.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sorun çok ciddîdir, toplumumuzun bugününü ve geleceğini tehdit etmektedir. Nitekim, sokak çocukları, bu konuda zamanında önlem almayan ülkelerde toplumsal yaşamı olumsuz etkilemektedirler. Zaman zaman, bu ülkelerde, bu çocuklara toplu bir şekilde uygulanan vahşeti ibretle izliyoruz. Çok etkili önlemler almak zorundayız, izin verirseniz, bu konuda neler yapıyoruz ve neler yapmayı düşünüyoruz, sizlerle paylaşmak istiyorum.

Biraz önce söylediğim gibi, sorunun temelinde eğitimsizlik yatmaktadır. Çocukların büyük çoğunluğu okuma yazma dahi bilmemekte ya da ilkokul ikinci, üçüncü, dördüncü sınıftan terk ya da ilkokuldan sonra eğitime devam etmeyen çocuklardır. Oysa, çocuğun yeri okuldur, çocukların eğitim sistemi içinde tutulması gerekmektedir; 55 inci Hükümet olarak, geçtiğimiz yıl gerçekleştirilen ve başarıyla uygulanan zorunlu öğretimin sekiz yıla çıkarılmasının bu konudaki olumlu etkileri daha şimdiden görülmeye başlanmıştır. Geçtiğimiz yıl yüzde 50 civarında olan ortaöğretimdeki okullaşma oranı şimdiden yüzde 70’lere yaklaşmaktadır.

Sorunun temelinin yoksulluk olduğunu söylemiştim. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonundan, ülkemizdeki yoksul ve yardıma muhtaç ailelere ve çocuklara, geçtiğimiz onbeş ayda ulaştırılan sosyal yardımların tutarı 65 trilyon lirayı geçmiştir; bu kaynaklarla, Türkiye’de, 2 milyon 400 bin kişiye sosyal yardım ulaştırılmıştır.

Yine, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu kaynaklarıyla, kaymakam ve valilerimiz başkanlığındaki sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı teşvik vakıflarına gönderilen kaynaklarla, geçtiğimiz yıl, ilköğretimdeki 240 bin yoksul aile çocuğunun öğlen yemekleri karşılanmıştır; bu yıl, bu sayının 400 bine ulaşacağını beklemekteyiz.

Ayrıca, yoksul aile çocuklarının okula devam edebilmesi için, eğitim öğretim yılı başında 3,5 trilyon lira, yine, sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarımıza gönderilmiştir. Valilerimiz ve kaymakamlarımız başkanlığındaki vakıflar aracılığıyla, il ve ilçe millî eğitim müdürlerimiz ve okul müdürlerimiz aracılığıyla, yoksul aile çocuklarına, kitap, kırtasiye, önlük ve diğer yardımlar ulaştırılmaktadır.

Göreve gelişimizin hemen sonrası, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesinde, sokakta yaşayan ve çalışan çocuklarla ilgili çalışmalar başlattık. İzmir ve Ankara’da, sokak çocukları merkezimizi geliştirdik. İstanbul Kadıköy’de, geçtiğimiz yılın onbirinci ayından itibaren, sokakta yaşayan çocuklarla ilgili dört aşamalı bir projeyi hayata geçirdik; İstanbul Kadıköy İskele Meydanındaki mobil karavanda sosyal hizmet uzmanlarımız bu çocuklara hizmet verdi. Yine, Kadıköy Belediye Başkanlığıyla birlikte, Küçükbakkal Köyü’nde yapmış olduğumuz İlk Adım İstasyonundan, daha sonra, üçüncü aşama olarak, yine, Kadıköy Yeldeğirmeni’nde yapmış olduğumuz, Sokak Çocukları, Sokakta Yaşayan Çocuklar Rehabilitasyon Merkezimizden, bugüne kadar, 600’e yakın çocuğumuz bir şekilde hizmet aldı; çok sayıda çocuğumuz ailesinin yanına döndü, çok sayıda çocuğumuz tekrar okula başlatıldı ve şu anda da, o merkezimizde, 60’a yakın çocuğumuz rehabilitasyon hizmeti almaktadır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 4. Yasama yılı 7. Birleşimi (14 Ekim 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

20 Temmuz 1998 Pazartesi

Arazinin bedelsiz olarak Ford-Koç'a devri

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 124. Birleşimi (20 Temmuz 1998)

CHP GRUBU ADINA BEKİR YURDAGÜL (Kocaeli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kocaeli Milletvekili Osman Pepe ve arkadaşlarının verdiği, İzmit'te SEKA'ya ait fidanlık bir arazinin bedelsiz olarak Ford-Koç ortaklığına devriyle ilgili gensoru görüşmelerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum; şahsım ve Grubum adına sizleri saygıyla selamlıyorum.

Sayın milletvekilleri, az önceki sözcü arkadaşımızın da belirttiği gibi, Danıştay, 9 Temmuz 1998 tarihinde verdiği kararı, Hükümetin savunmasını, Başbakanlığın yazılı savunmasını aldıktan sonra kaldırdı; ama, hepinizin bildiği gibi, bu karar nihaî bir karar değil; nihaî karar, elbette ki, daha sonra, Yüce Danıştay tarafından verilecek ve açıklanacak.

Değerli arkadaşlar, tabiî, Danıştaya yaptığımız başvuru- 9 Temmuz 1998 tarihinde sonuçlandığını öğrenmemize rağmen- imzaların tamamlanmaması nedeniyle, bize, ancak 14 Temmuz 1998 tarihinde tebliğ edildi. Aynı gün, Hükümete savunma için yazı yazıldı ve Hükümetten, çok kısa sürede, jet hızıyla, Danıştayımıza savunma gitti ve aynı gün, (17 Temmuz 1998 tarihinde), yine Danıştay tarihinde görülmemiş bir hızla- aynı gün, biz, cuma günü saat 16.00'da öğrenmeye çalıştık, kararın açıklanmadığını söylediler, belli olmadığını söylediler- aynı akşam, Hükümet, Başbakanlık açıklama yaptı ve Danıştayın, daha önce verdiği durdurma kararını kaldırdığını açıkladı.

Gerçekten hepimizin hukuka yardımcı olması gerekiyor. Türkiye'de hukuk kurallarının, hukukun, yargının işlediğini hepimizin kabul etmesi ve bu anlamda da yardımcı olması gerekirken, bu kadar fazla hukuku ve Danıştayı zorlamanın, en başta hukuk devletimize ve o yüce kuruma zarar vereceğini de belirtmek istiyorum.

SALİH KAPUSUZ (Kayseri) – Koç olduğu için mi...

BEKİR YURDAGÜL (Devamla) – Değerli arkadaşlar, tabiî, o günleri hatırladığımızda, Sayın Başbakanın. Anavatan Partisi Grubunda yaptığı konuşmada, buna karşı çıkanları vatan haini ilan ederek düğmeye bastığı gün, biliyorsunuz, medyamızın -yerel ve ulusal medyamızın- büyük bir bölümünde de bir kampanya başlatılmış oldu. Elbette ki, hepimiz Türkiye'de yaşıyoruz, hepimiz Türkiye Cumhuriyetinde yaşıyoruz ve yargı da, medyadan ve icranın başı olan Başbakanın bu açıklamalarından, bir şekilde, etkilenebilir. Bu anlamda, Sayın Başbakanın bu açıklamaları, yargının henüz karar vermediğini ve yargılama sürecinin devam ettiğini göz önüne aldığımızda, gerçekten, çok talihsiz bir açıklama olmuştur ve aynı gün, medyada, hepimize çok büyük bir saldırı başlatılmıştır, vatan haini ilan edilme durumuna gelinmiştir. Gerçekten yanlış olabilir, size göre yanlış olabilir, birilerine göre doğru olabilir; ama, sonuçta, hukuk kurallarının işlemesi, oradaki çevreye zarar verilmemesi ve bedelsiz verilmesine yönelik... İnsanların, elbetteki, bazı şeylere tepki göstermesi doğaldır. Bu tartışılır, Mecliste tartışılır, yargı bu konuda karar verir; ama, bunlar tamamlanmadan, sizin, bu konuda sizin aksi düşüncelerinizi ifade eden insanları, vatan haini, ülkesine ihanet ediyor diye suçlamanızın, gerçekten, anlaşılması mümkün değildir ve bu, bir Başbakana da yakışmamaktadır diye düşünüyorum.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 124. Birleşimi (20 Temmuz 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

13 Temmuz 1998 Pazartesi

Dumlupınar

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 120. Birleşimi (13 Temmuz 1998)

METİN PERLİ (Kütahya) – Sayın Başkan, Yüce Parlamentomuzun değerli milletvekilleri; sözlerime başlarken, cumhuriyetimizin 75 inci yılında, Kütahyamızın Dumlupınar İlçesinin bu bazda beklentilerini sizlere anlatma fırsatı veren Değerli Başkanımızı ve bu sözleri dinleme fırsatı bulan değerli milletvekili arkadaşlarımı saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekili arkadaşlarım, cumhuriyet deyince, cumhuriyetin 75 inci yılına yaklaştığımız bugünlerde, Dumlupınar'ı anmamak, Dumlupınar'ı hatırlamamak mümkün değil. Elbette ki, Dumlupınar, cumhuriyetimizin temelinde büyük bir yer taşır, büyük bir mahlas taşır. Zira, Dumlupınar, Büyük Atatürk'ün "ilk hedefiniz Akdeniz'dir" komutunu verdiği meydan olarak, göğüs göğüse harbin yapıldığı ve gencecik kızların, yağız delikanlıların, canlarını, bu vatan için, bu memleket için feda ettiği, şühedanın (şehitlerimizin) yattığı yer, gözyaşları döktüğü yer.

Elbette ki, cumhuriyetin 75 inci yılını kutlarken, cumhuriyetin temelinde yer alan Dumlupınar'daki şehitleri görmemek mümkün değil ve onu hissetmemek mümkün değil. Herkes bir gerçeği bilmelidir ki, cumhuriyetin temelinde ne şampanyalı kokteyller ne de balolar vardır; cumhuriyetin temelinde şehitlerin gözyaşları vardır; yiğit delikanlıların, yağız Anadolu gençlerinin canları vardır, onların kefensiz yatışları vardır. (FP sıralarından alkışlar) Dolayısıyla, yetmişbeş yıl evvel canlarını verenlerin bulunduğu Dumlupınar’ın, Dumlupınar şehitliğinin, cumhuriyetin 75 inci yılını anarken, bugün, maalesef, üzülerek ifade edeyim ki, ulaşılacak yolu yok.

55 inci Hükümetin Sayın Bayındırlık ve İskân Bakanı Kütahya'ya geldiler. Kütahya'ya gelişlerinde, Kütahya halkı, Bayındırlık ve İskân Bakanımızı, gerçekten büyük bir çoşkuyla karşıladılar. Ertesi gün, bu, gazetelere yansıdı ve elimde şu an sizlere gösterdiğim gazetede "55 inci Cumhuriyet Hükümetinin Bayındırlık ve İskân Bakanı Yaşar Topçu, Başbakan gibi karşılandı" ifadesi yer aldı; "biz, siyaseti dürüst yapıyoruz" cümlesi gazetelerde manşet oldu. Dolayısıyla, Sayın Bakanımızın, Kütahya'nın o yollarını gördükten sonra, Dumlupınar'ın yollarını gördükten sonra, Kütahya-Balıkesir yolunu gördükten sonra Kütahyalıların haline acıyarak "gerçekten ihmal edilmiş, buraya yatırım yapmak lazım, bu yolları yapmak lazım" diye ifade ettiği tarihî konuşmaları var, tarihî vaatleri var. Bu tarihî vaatler, tarihe de geçti gazetelere geçti; ancak, aradan bir yıl geçmesine rağmen, Sayın Bakanımız, maalesef, bu sözlerini unutmuş, bu sözlerini sanki söylememiş gibi, Kütahyamız, maalesef, karayolları bakımından fevkalade üzücü bir durumdadır.

Cumhuriyetin 75 inci yılını kutlayacağımız şu günlerde, Kütahya olarak, bizim 55 inci Hükümetten beklentimiz şudur: Geliniz, 75 yıldır sahip çıkmadığımız, cumhuriyetin kuruluşunda büyük emeği geçen Dumlupınarlıları sevindirelim; geliniz, Hükümet olarak, 75 inci yıl kutlamalarıyla ilgili ayırdığımız ödeneklerden, Kütahya-Dumlupınar-Altıntaş yolunun ihalesini yaparak, bu yolun temelini atalım ve bu insanları da hiç değilse cumhuriyetin 75 inci yılında sevindirelim; şehitleri sevindirelim, o insanların beklentilerini karşılayalım. Eğer, biz, bu halkın beklentilerine cevap veremezsek, bu şühedanın beklentilerine cevap veremezsek, bu 75 inci yıl kutlamaları hiçbir mana taşımaz...

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 120. Birleşimi (13 Temmuz 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

19 Haziran 1998 Cuma

Adıyaman ve yatırımlar

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 105. Birleşimi (19 Haziran 1998)

DEVLET BAKANI MEHMET SALİH YILDIRIM (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Adıyaman Milletvekili Sayın Celal Topkan'ın gündemdışı konuşmasına yanıt vermek üzere huzurunuzdayım; hepinize saygılar sunuyorum.

Sayın Celal Topkan, yöre sorunlarını bilen ve bu sorunların çözümüne katkı sağlamak için özveriyle uğraş veren arkadaşlarımdan biridir; ancak, söylemlerinin bu çizgiyle bağdaştığını söylemem mümkün değil; kendisini muhalefette gören bir parlamenterin, öyle zannediyorum ki, seçmene ulaştırmak istediği iyi duygularını dile getirdi, bunun altını çizmek istiyorum.

Ben de, yöreden bir yurttaş, bir parlamenter ve Hükümet mensubu olarak, aktardığı sorunların, sıkıntıların çok büyük bir kısmına katılıyorum. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde sosyoekonomik sorunların derinliğini de biliyorum, boyutunu da biliyorum.

Biz, 55 inci Hükümet olarak, görevi devraldığımızdan bu yana, bugüne kadar çok az hükümetin ve hükümet mensubunun yaptığı bir politikayı sergiledik. Biz, enkaz edebiyatı yapmadık. Biz, bu olumsuzlukları hangi koşullarda devraldık demedik; ancak, bunların giderilmesi konusunda, olanakları, imkânları, mevzuatı yan yana koyarak, bunu yaşama geçirmeye çalıştık. Her şeyden önce, az şikâyet etmesi gereken kişilerden birisinin Sayın Topkan olması gerekiyor; çünkü, devletin, bu yıl, yatırım için en çok yer ayırdığı illerden biri Adıyaman'dır ve güneydoğu illeri arasında üçüncü sıradadır.

Özelleştirmeyle alakalı bir konudaki haklılığına işaret etmek istiyorum. Özelleştirme, Türkiye genelinde uygulanmaya çalışılan ve büyük ölçüde başarı sağlanan belki bir uygulama; ancak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki özelleştirmede göz önünde bulundurulması gerekli olan önemli bir husus var: Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinin ekonomisinin esasını tarım oluşturur; tarımla alakalı sektörlerin öncelikli olarak özelleştirilmesinin, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki ekonomik olumsuzlukta önemli katkı payı var; buna katılırım; özelleştirme sıralamasının iyi düşünülmesinin çok yerinde olacağını düşünürüm; ancak, üretkenliğe hiç katkısı olmayan, performansı çok düşük, yüzde 7 ilâ en iyisi yüzde 27 arasında çalışan işletmeleri bu koşullarda taşıyın diyebilecek bir devlet sorumlusunu düşünmek mümkün değil; bunun, ne arkadaşımın düşündüğü politikalarla ne de partisinin ekonomik mantığıyla bağdaşacağını zannetmiyorum.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 105. Birleşimi (19 Haziran 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

10 Haziran 1998 Çarşamba

Kadirli ilçesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 100. Birleşimi (10 Haziran 1998)

ALİ ŞAHİN (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; gündemdışı konuşmamı, Kadirli ve Sumbas İlçelerimizin, Osmaniye veya Adana İlinden hangisine bağlanacağı konusunda uzun zamandır devam eden çekişmelere bir açıklık getirmek için yapacağım. Bu vesileyle, hepinize saygılar sunuyorum.

Kadirli İlçesi, Adana İlinin 4 büyük ilçesinden birisidir. Ekonomisiyle, kültürüyle, sosyal yapısıyla, Adana'ya bağlı, Adana'ya akımı olan bir ilçedir. Ne yazık ki, Osmaniye İlçemizdeki bir belediye başkanlığı seçimi nedeniyle, belediye başkanlığına endeksli olarak il yapma vaadi, "belediyeyi ver, il ol" şeklinde, zamanın hükümetinin ortaya attığı düşünce, Osmaniyelileri sevindirirken, Kadirlilileri üzmüştür.

Kadirli İlçesi, Osmaniye'ye bağlanmadan önce, 4200 sayılı Kanunla ikiye bölünmüştür. 19 köy bağlanarak, bir Sumbas İlçesi yaratılmış, aynı kanunla, Kadirli halkının düşüncesi, görüşü ve duygusuna hiç önem verilmeden, saygı duyulmadan, Osmaniye İline bağlanmıştır.

Biz, CHP olarak, Kadirli'nin ve Sumbas'ın Osmaniye veya Adana'ya bağlı oluşundan değil, halkın iradesine olan saygısızlıktan, ilgisizlikten yakınıyoruz. Kadirli halkı, bunun üzerine, haksızlığı gidermek için demokratik yöntem seçmiştir, referandum istemiştir. Belki on sefer, yirmi sefer, birkaç arabayla, yüzlerce Kadirlili Meclise taşınmıştır. Arkadaşlarımızın tamamı bunu biliyor.

Adana milletvekillerimiz, siyasî partilerimizin grup başkanvekilleri, genel başkanlarımız, Kadirlililerin haklı olduğunu, haklı taleple geldiğini, demokratik uygulama olan referandumu yapacaklarını söylemişler ve kanun teklifi vermişlerdir. Bu kanun teklifi İçişleri Komisyonunda görüşülmüş ve sonra bir alt komisyon oluşturularak, mahallinde, yani Kadirli ve Sumbas'ta inceleme yaptırılmıştır. Bu inceleme sonucu, alt komisyon, Kadirli'nin, Osmaniye veya Adana'ya bağlanması konusunda, ekonomik, sosyal, kültürel bakımdan, mutlaka, referandum yapılması gerektiğini, raporuyla saptamıştır. Bu rapordan sonra, İçişleri Komisyonumuz, vermiş olduğu kararla, Kadirli'de referandum yapılmasını, referandumdan çıkacak neticeye göre, hangi il lehine oluşmuşsa o ile bağlanmasını, başkaca bir işlem yapılmamasını, Yüce Kurula bir kanun teklifiyle getirmiştir. Bu aşamada, son sıralarda olan kanun teklifini öne almak için, Kadirlililer, yine, Ankara'ya yürümeye devam etmişler; çünkü, Komisyonda, bu teklif, aylarca beklemiştir; alt komisyona götürmek için çalmadık kapı bırakmamışlardır. Nihayet, yine, Kadirlililer, Ankara'ya gelerek bu kanun teklifini öne aldırmak için birtakım girişimde bulunmuşlar; tüm partilerimizin grup başkanvekilleri, bu iddiayı olumlu görerek, öncelikle görüşülmesi için, Başkanlık Divanında, Danışma Kurulunda karar almış, Kadirli ile ilgili teklif ön sırayı işgal etmiştir. Buna rağmen, tam görüşüleceği gün -bugünkü Hükümetin sık sık başvurduğu yöntem- arkadan gelen yeni kanunlarla, bu kanun teklifi, arka sıralara atılmıştır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 100. Birleşimi (10 Haziran 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

26 Mayıs 1998 Salı

Sel afetleri

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 93. Birleşimi (26 Mayıs 1998)

BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI YAŞAR TOPÇU (Sinop) – Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; 15 Mayıs 1998 gününden bu yana, memleketimizin 12 ayrı ilinde meydana gelen ve 21 Mayısta kuzeybatı Karadenizde doruk noktasına çıkan, can ve mal kaybına sebebiyet veren, büyük sel afetleri konusunda söz almış bulunan Bolu Milletvekili Sayın Mustafa Karslıoğlu, Edirne Milletvekili Sayın Ümran Akkan ve Sakarya Milletvekili Sayın Cevat Ayhan'ın gündemdışı konuşmalarına -aynı mahiyette ve aynı konuyla ilgili olduğu için- toptan cevap vermek istedim. Cevap için konmuş olan süreyi, teferruatlı bilgi vermekten dolayı, belki, bir iki dakika aşmam söz konusu olursa, üçüne birden cevap verdiğimi dikkate alarak, değerli Başkanımızın müsamahasına sığınıyorum.

Önce, bu sel afetine maruz kalmış olan Sakarya, Bolu, Zonguldak, Bartın, Karabük, Kastamonu, Sinop, Bilecik, Aydın, Hatay, Edirne ve Samsun İllerindeki vatandaşlarımıza, Hükümet adına, geçmiş olsun dileklerimizi iletiyorum. 19 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir; hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet, yakınlarına ve milletimize başsağlığı diliyorum. Yaralananlar olmuştur; onlara acil şifa diliyorum. 12 vatandaşımız da -en son rakam budur- kayıp durumdadır; bu vatandaşlarımızın da, inşallah, kısa zamanda, sağlık haberlerini almayı diliyorum. Şöyle arz edeyim: Hatay'da 7 ölü, bir kayıp; Bolu'da 5 ölü, 1 kayıp; Bartın'da 4 ölü; Karabük'te 5 kayıp; Zonguldak'ta 2 ölü, 5 kayıp; Sakarya'da 1 ölü. Can kaybı bilançosu budur.

Değerli milletvekilleri, sel felaketi -Sayın Ayhan'ın söylediği gibi- memleketimizde, dünyanın her yerinde meydana gelen, yangın gibi, deprem gibi felaketlerdendir; Allah beterinden saklasın. Bugüne kadar da, hükümetlerimiz, bu felaketler konusunda, daima, vatandaşın yanında olmuştur, gereğini yerine getirmiştir. İlk defa sel felaketiyle karşı karşıya kalıyor değiliz. Yalnız, bugünkü sel felaketinin diğerlerinden olağanüstü bir tarafı vardır; o da, Batı Karadenizde, yani, Bolu, Zonguldak, Bartın ve Karabük İllerinde meydana gelen sel felaketinin, yapılan incelemede, son yüzyılda örneği yoktur. Meteoroloji uzmanlarının, bu işi bilenlerin bize verdiği bilgiye göre, belki, muhtemeldir ki, bin yıllık periyot içerisinde karşılığı vardır.

Görmeyen arkadaşlarımız için, size, şöyle tarif edeyim: Filyos ırmağının kolları olan Devrek ve Yenice Çayları ve Filyos Irmağı yatağının dışında 300-400-500 metre yer yer bir tarafta, 300-400-500 metre yer yer diğer tarafta olmak üzere ve takriben, yer yer 8 ilâ 10 metre yükseklikte akmıştır. Bu denli büyük bir sel felaketini hiç kimsenin tasavvur etmesi, düşünmesi söz konusu değildir. O bakımdan, konuyu getirip altyapıya, altyapı kusurlarına bağlamak, kanaatimce yanlıştır. Dere yataklarına, çayların kenarlarına yapılan tesisler ister kamu tesisi olsun, ister vatandaşlarımızın olsun, elbetteki bunlar yanlıştır, bunlara müsaade edilmemesi lazımdır; ama, Türkiye bunların önüne geçememektedir, bunlardan dolayı da çok zarar görmektedir. Devrek İlçesinde, Devrek Çayından 500 metre içeride, çarşıdaki bakkalın, Devrek Çayının, o kadar yeri geçip dükkanını basacağı aklına gelmezdi, bunu kimse düşünemezdi, kimsenin böyle bir şeyi tasavvur etmesi mümkün değil; çünkü, şimdiye kadar, bunlar zaman zaman taşkın gösterdiği için, nereye kadar taştığı aşağı yukarı biliniyor Devlet tarafından. Bu, bilinenin dışına çıkmış, tam anlamıyla bir felakettir; bu, kelimenin bütün anlamıyla bir felakettir.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 93. Birleşimi (26 Mayıs 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

12 Mayıs 1998 Salı

İstanbul Kurtköy Havaalanı ihalesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 88. Birleşimi (12 Mayıs 1998)

BÜLENT ATASAYAN (Kocaeli) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Zonguldak Milletvekili Ömer Barutçu ve 59 arkadaşının, İstanbul Kurtköy Havaalanı ihalesi için hazırlanmış olan protokol hükümlerini dikkate almadan ihalenin NATO ENF Dairesi tarafından gerçekleştirilmesini sağlamak suretiyle görevini kötüye kullandığı ve bu eyleminin Türk Ceza Kanununun 240 ıncı maddesine uyduğu iddiasıyla Başbakan Mesut Yılmaz hakkında Anayasanın 100 üncü ve İçtüzüğün 107 nci maddeleri uyarınca bir Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önerge hakkında konuşmama başlamadan önce, Yüce Meclisi saygıyla selamlarım.

Verilen önergede "İstanbul-Kurtköy Havaalanı ihalesinin NATO ENF Dairesi tarafından gerçekleştirilmesini sağlayarak, Savunma Sanayii Müsteşarlığı ile DLH Genel Müdürlüğü ve DHM Genel Müdürlüğü arasında imzalanan 24.10.1996 tarihli protokol hükümlerini dikkate almadığı ve bu eyleminden dolayı Başbakan Sayın Mesut Yılmaz'ın görevini kötüye kullandığı" iddia edilmektedir.

Kurtköy Havaalanı, İleri Teknoloji ve Endüstri Parkı Projesiyle birlikte, dönemin Savunma Sanayi İcra Komitesinin 19.3.1988 tarih ve 88/2 sayılı kararına dayanan on yıllık bir geçmişe sahiptir. Uygulama başlangıcından itibaren yirmialtı yıl içerisinde bitirilmesi öngörülen proje için 13 kilometrekarelik bir alan kamulaştırılmış, 11.3.1993 tarihinde de master plan çalışmaları tamamlanmıştır.

Dönemin Savunma Sanayi İcra Komitesinin 7.10.1996 tarih ve 96/8 sayılı kararıyla "İleri Teknoloji ve Endüstri Parkı Projesinin ilk safhasını teşkil edecek havaalanıyla ilgili inşaat etüdünün ve takiben de inşaatın DLH Genel Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilmesi ve bu konuda DLH Genel Müdürlüğüyle bir protokol imzalanması için Savunma Sanayii Müsteşarlığının yetkili kılınması" kararlaştırılmıştır. Bu karara dayanarak, 24.10.1996 tarihinde Savunma Sanayii Müsteşarlığı ile DLH Genel Müdürlüğü ve DHM Genel Müdürlüğü arasında çerçeve protokol imzalanmıştır. Bu protokole göre, ihale dosyası, DLH Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanacak ve ihaleye çıkılacak; tekliflerin değerlendirilmesi ise, Savunma Sanayii Müsteşarlığı, DLH Genel Müdürlüğü ve DHM Genel Müdürlüğü personelinden oluşturulacak bir komisyon tarafından yapılacaktır. Havaalanıyla ilgili giderlerse, Savunma Sanayii Destekleme Fonundan karşılanacaktır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 88. Birleşimi (12 Mayıs 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

29 Nisan 1998 Çarşamba

Gurbetçilerin izin mevsimi

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 83. Birleşimi (29 Nisan 1998)

ABDULLAH GENCER (Konya) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; bugün huzurlarınıza, yurtdışında yaşayan gurbetçi kardeşlerimizin izin mevsimlerinin başlamak üzere olması hasebiyle, bu konuyla alakalı problemleri gündeme getirmek üzere çıkmış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Şu anda, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sayısı 2,5 milyon olarak ifede edilmektedir; ancak, bu sayının 3 milyonu aşkın olduğu da değişik çevrelerde ifadesini bulmaktadır.

Bu kardeşlerimiz, Avrupa'ya, kendi geçimlerini sağlamak, ülkemize döviz kazandırmak ve Avrupa ekonomisine katkıda bulunmak üzere, bir zamanlar, imamsız, öğretmensiz ve tercümansız olarak gönderilmişlerdir; ama, yüzme bilmeyenin denize atılıp yüzme öğrenmesi gibi, onlar da, orada, kendi meselelerini çözmeye gayret etmişlerdir ve büyük ölçüde de çözmüşlerdir. Bu bapta da, kendilerini, gerçek manada, huzurlarınızda tebrik ediyor, teşekkür ediyorum.

İftiharla söyleyebiliriz ki, kepeneği, çoban değneğini ya da pulluğun sapını bırakmış gitmiş olan birinci nesil, yerini ikinci nesle bırakmıştır ve ikinci nesil, şu anda, üçüncü nesille yan yana yürümektedir. Hepimizin iftihar edebileceği bir Türkiye, yurtdışında oluşmuştur ve gerçekten, özellikleri, vasıfları olan bir Türkiye oluşmuştur. Şu anda, sadece Almanya'yı örnek verecek olursak, Alman gymnasiumlarında -ki, üniversiteye öğrenci hazırlayan okullardır- gerçekten, onbinlerce yavrumuz okumaktadır ve sadece Alman üniversitelerinde, 40 bin civarında Türk evladı eğitim görmektedir ve her birisi de, eğitim dallarında, gerçekten, arkadaşlarını sollamakta, hep ilklere oynamaktadır.

Dolayısıyla, bu insanlar oraya giderken, birinci nesil kültürsüz bir nesil olarak gitmiş; ancak, ikinci ve üçüncü nesil, gerçekten, orada, Avrupa'ya entegre olmasını bilmiş ve Avrupa'daki gerçek eğitime de kavuşmuştur. Şu anda, birinci ve ikinci nesilden, patronlar çıkmıştır. Sadece Almanya'da, yaklaşık olarak 40 bin civarında işverenimiz mevcuttur. Bu insanlarımızın -Sadece Almanya'yı söylüyorum, diğerlerini siz hesap edebilirsiniz- 125 milyar DM civarında mevcut para potansiyelleri vardır. Bu insanlarımız, her şeye rağmen, Avrupa'ya kendi kültürümüzü de götürmüşlerdir.

İşte, bu güzel insanlar, oradaki her türlü fizikî rahatlıklarına rağmen, izin mevsimi yaklaştığı zaman, kalplerinde ve gönüllerinde ılık ılık bir kıpırtının varlığını duyarlar; o da, hasret kıpırtısıdır, sılaya kavuşma kıpırtısıdır, annesini babasını, arkadaşını, eşini, dostunu, atıp gittiği değneğini, tarlasını, evini görme arzusudur. İşte, şu günlerde, bu mevsim başlıyor.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 83. Birleşimi (29 Nisan 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

14 Nisan 1998 Salı

Türkiye'nin dış borçları

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 76. Birleşimi (14 Nisan 1998)

ANAP GRUBU ADINA EKREM PAKDEMİRLİ (Manisa) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Türkiye'nin dışborçlarıyla ilgili verilmiş olan araştırma önergesi üzerinde Grubum adına açıklama yapmak için söz almış bulunuyorum; hepinize saygılar sunarım.

Değerli arkadaşlar, her şeyden önce, maalesef, ülkemizde dışborçların anonim bir tarifi yoktur. Devlet borçları denildiğinde, Hazinenin doğrudan doğruya yaptığı borçlanma, Hazine kefaletine haiz borçlar, belediyelerin, özel idarelerin, Merkez Bankasının, kamu iktisadî teşebbüslerinin borçları, fonların borçları, özel bankalar ve özel sektörün borçları da anlaşılabilmektedir.

Avrupa Birliğinin tarifinde ise, sadece, Hazinenin doğrudan veya kefaletiyle alınan borçlarla merkez bankalarının aldığı borçlar vardır. Maastricht Zirvesinde, Avrupa Birliği ülkelerinin iç ve dışborçlarının gayri safî millî hâsılaya bölümü 0,6 oranını geçmemesi ilkesi kabul edilmiştir ve parası konvertibl olan ülkelerin iç ve dışborç ayırımı, sadece istatistik maksatlıdır. Hükümetlerin toplam borçları bütçeden ödeneceği için önemli bir parametre olmaktadır.

Bizim gibi, kalkınmakta olan ülkelerin kamu, özel ve diğer sektörlerin borçları, devlet borcu şeklinde görülmesi âdettendir. Hatırlanacağı üzere, 1979 yılında Türkiye'nin ilan ettiği moratoryum sonrası, bütün özel sektör borçlarının devlet tarafından ödenmesi istenmiş ve biz de bunu kabul etmiştik.

Ülkemizde, devlet borcu denildiğinde, en geniş anlamda bir tarif altında rakamlar verilmektedir. Halbuki, özel sektör, mahallî idarelerin dışborçları fonların kendilerinin sorumluluğunda olup, devlet borcu addedilmemelidir.

Bizde, siyasiler, iktidarda ise, dışborç tanımını Avrupa Birliğinden alır, muhalefette olduğunda da, akıl almaz bir tarif genişliğiyle, borçlu olduğumuzu, hem de dış ülkelere ilan eder.

Osmanlı Devletinin Batı'ya açılmaya başlamasıyla iç ve dışborçlarla tanışıldığını görüyoruz. Devletin gerileme döneminde toplum ihtiyaçlarını karşılamada Batı ülkelerinden geri kalması, onu, Batı'ya açılma döneminde, yabancı kaynakları kullanmaya zorlamıştır. Telgraf sisteminin kurulması, demiryolu döşenmesi, donanmanın yenilenmesi, yolcu gemilerinin satın alınması, asker ve memur maaşlarının ödenmesi dışborçlarla gerçekleştirilmiştir.

Osmanlı Devletinin dağılmasıyla, topraklarının bir bölümünde, 1922 yılında kurulan genç Türk Devleti, 1933 yılına kadar, Osmanlı Devletinin borçlarının hangi bölümünün devralınacağını müzakere etmiştir. Osmanlının son döneminde kurulan Düyuni Umumiye İdaresi, borçlarının bir kısımını tasfiye etmişse de önemli altyapı borçları, hâlâ devam etmekteydi. Demiryollarının devletleştirilmesi, karşılıklı müzakereyle sonuçlandırılmıştır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 76. Birleşimi (14 Nisan 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

25 Mart 1998 Çarşamba

Taşocaklarının çevreye verdiği zarar

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 71. Birleşimi (25 Mart 1998)

ABDULBAKİ GÖKÇEL (İçel) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; İçel İlimizde, verimli tarım alanlarının çevresinde işletmeye açılmasına izin verilen taşocaklarının, çevrede meydana getirdiği zararları arz etmek üzere gündemdışı söz almış bulunuyorum; Yüce Meclisi saygıyla selamlarım.

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi, yılın oniki ayında her türlü tarımsal üretime uygun toprak ve iklim özelliklerine sahip olan, her türlü meyve ve turfanda sebze üretilen İçel ilimizde, üretilen tarım ürünleri, iç tüketimde, tüm ülkemiz illerinde tüketilmekte olup, başta narenciye olmak üzere, üretilen meyve ve turfanda sebzenin dışsatımıyla da ülke ekonomimize, yılda, yaklaşık 200 milyon dolar döviz sağlanmaktadır. Ayrıca, ülkemiz işsizlerine istihdam olanakları sağlamakta olduğu da bilinen bir gerçektir; ama, ne var ki, devlete böylesine malî destek sağlayan, tarımla uğraşan bunca insanın geçim kaynağı olan, içtüketimde, tüm ülkemizin gıda gereksinimine büyük katkı sağlayan, bir millî servet olan verimli tarım alanlarımız, büyükşehir belediyemiz tarafından mücavir alan içerisine alınarak imara açılması ve konut alanına dönüştürülmesiyle, gün geçtikçe yok olup gitmektedir.

Ayrıca, halkımızın önemli bir şikâyeti de -çevre kirliliğinin, çevrede yaşayan insanlarımızın sağlığına ve o çevrede ekili dikili bulunan tarım ürünlerine verebileceği büyük ölçüdeki zararlar dikkate alınmadan- böyle verimli tarım alanlarının hemen yanında taşocaklarının açılmasına izin verilmesidir. İşte, Mersin Merkeze bağlı Yeniköy'de işletmeye açılmış olan taşocağı yüzünden köy halkımızın yaşamakta olduğu facia da, bunun en bariz örneğidir.

Sayın milletvekilleri, Yeniköyümüz, Mersin Merkeze 27 kilometre mesafede, Torosların eteğinde, yayla turizmine uygun ormaniçi köylerimizdendir; meyilli bir yamaç arazi üzerine kurulmuş, her zaman heyelan olmaya müsait bir zemin yapısına sahiptir. Köyün esas nüfusu 500 ise de, yaz aylarında, turizm sebebiyle, 5 bini bulmaktadır.

Köy halkı, geçimini, hayvancılığın dışında, yayla iklimine uygun üretmiş oldukları elma, armut, şeftali ve benzeri meyve ve sebze bahçelerinden sağlamaktadır. Ancak, köyün içerisinde denilecek kadar yakınında işletilmekte olan taşocağında patlatılan fazla dozajlı dinamitlerin sarsıntısı evlerin temellerini yerinden kaydırarak duvarlarının çatlamasına; köyde heyelan olup, yolların kaymasına, çevrede bulunan beldeler ve köylere ulaşımı sağlayan yolların trafiğe kapanmasına neden olmuştur.

Yine, yaz aylarında, taş değirmenlerinden ve malzeme çeken kamyonlardan meydana gelen aşırı tozlar yüzünden, köyün meraları, meyve bahçeleri, devletin ormanları, su membaları kurumuş; gelir kaynaklarının zarar görmesinden dolayı, köy halkı mağdur olmuştur. Bu mağduriyetlerinin giderilmesi için her türlü hukukî yola başvurmuşlar; fakat bir çare bulamamışlardır. Adana 2 nci Bölge Mahkemesi -bilirkişi raporlarına göre- kapatılmasına karar vermiş olmasına rağmen, ocak, halen çalışmakta. Çevre Kirliliğini Önleme Genel Müdürlüğü, 12.8.1997 tarih ve 2663-3296 sayılı yazılarıyla, kapatılması için, İçel Valiliğine talimat vermiş, yine kapatılmamış. İçel İli İl Daimi Encümeni, 9.9.1997 tarih ve 1703 nolu kararıyla, ocak ve çevresi, 100 bin metrekare saha içinde bütün taşocaklarının kapatılmasına...

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 71. Birleşimi (25 Mart 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

12 Mart 1998 Perşembe

Kuyruklar Türkiye'nin ciddi bir sorunudur

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 66. Birleşimi (12 Mart 1998)

DEVLET BAKANI IŞIN ÇELEBİ (İzmir) – Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; çok saygı duyduğumuz Sayın Lütfi Doğan önemli bir konuşma yapmıştır. Ben, kendisine, bu konuşmaya bütün ana hatlarıyla katıldığımı belirtmek istiyorum.

Hükümetimizin Sayın Doğan’ın bize tavsiye ettiği ve önerdiği doğrultuda bir çalışma içerisinde olduğunu bilgi olarak vermek ve sizlerin, bu konudaki çalışmalara her zaman, her alanda yapacağınız katkılara, eleştirilere de açık olduğumuzu belirtmek isterim.

Özellikle, Sayın Doğan’ın belirttiği Yıldız Semtindeki ekmek büfesini ve uzun kuyrukları beş altı yıldır biliyorum. Bu kuyruklar, Türkiye’nin ciddî bir sorunudur. Türkiye’de, özellikle 1994 sonrasında, bozuk olan gelir dağılımının daha da bozulmasıyla, toplam nüfusun yüzde 20’sini oluşturan en üst gelir grubu toplam gelirin yüzde 49’unu alırken, yani, Türkiye’de 200 milyar dolar gayri safî millî hâsıla miktarı var; 14-15 milyon insan, bunun 100 milyarını alırken, nüfusun yüzde 80’i de -14-15 milyon insanı 65 milyondan çıkarırsak, 50-51 milyon kişi- geri kalan 100 milyarı paylaşmaktadır. Hele, bu ekmek kuyruğunda bekleyen kişiler -toplam nüfusun en alt gelir grubu olan yüzde 20’si- gelirin yüzde 5,5-6’sını alırken, yüzde 4’ünü alır hale gelmişlerdir. Yani, bu ülkede, bir kesimin 15 bin dolar yıllık gelir düzeyi varken, bir başka kesimin gelir düzeyi 400-500 doların da altındadır. Bu, bizim açımızdan, Türkiye’nin ciddî bir problemidir. Bu problemi, ne (A) partisi ne (B) partisi oluşturmuştır.

Burada, Sayın Doğan, çok haklı olarak, bu problemin çözümünü, hangi hükümet olursa olsun, acilen halletmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu nedenle, biz, enflasyonla mücadeleyi, birinci öncelikli mesele haline getirdik ve eğer biz bu problemi önemsememiş olsaydık, 1997 yılında Türkiye’de üretim artışı, gayri safî millî hâsılada yüzde 6-7 oldu der, ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 50’lerden 55’e çıktı der, Merkez Bankası rezervleri 16 milyar dolardan 20 milyar dolara çıktı der ve ne kadar iyi işler yaptık diye kendimizin propagandasını yapabilirdik; ama, amaç, bence, propaganda ve siyaset olmamalı; amaç, halkımızın bu geçinme derdini çözmek olmalı. Bu bakımdan, bize bu uyarınıza ve insanların daha çok ekmek alabilecek şekilde satınalma gücünü artıracak bir programın disiplinle ve kararlılıkla uygulanması gerektiğine ben de katılıyorum; onun için de, mavi boncuk dağıtmamamız gerekiyor.

Ekonomik durumumuz bakımından, gerçekten, dediğiniz gibi, çok potansiyeli olan, kaynakları zengin bir ülkeyiz. Bu sıkıntıları birlikte giderme konusundaki önerinize katılıyoruz. Parlamentonun bütünü ve tüm Türkiye olarak, topyekûn, bu sıkıntıları birlikte gidermemiz ve bu ülkede kardeşliği yaygınlaştırarak, kavgaya son vererek, uzlaşarak, hoşgörü içinde bu problemleri çözmemiz gerektiği ve Hükümet olarak da, bu uzlaşma ve hoşgörü ortamının Türkiye’de oluşması ve demokrasinin kökleşmesiyle, hukuk devleti ilkeleri içinde Türkiye’nin uzun yıllar yaşayacağı sağlıklı bir yönetim ve ekonomi anlayışına sahip olacağı bir sürecin daha da kökleşeceği inancındayız. Bunun için, önerilen “israfı önleyelim” düşüncesi doğrudur. Gerçekten, köy muhtarından bizlere kadar, hepimizin, harcamalarımıza, kılık kıyafetimize, yaşantımıza dikkat etmemiz gerekmektedir. Eğer, insanlar o ekmek kuyruğunda beklerken, çok az bir grup, İstanbul’da, çok daha rahat, çok daha güzel yaşıyor ve bu, her gün ciddî bir tartışma konusu oluyorsa, bizim, ülkeyi yöneten insanlar olarak, bütün topluma örnek olmamız gerektiği konusundaki uyarıya da katılıyorum. Bu nedenle, biz, bütçe açığını aşağıya çekme ve bütçe disiplinini sağlama konusunda çok kararlı ve disiplinli bir uygulama içerisine girdik. Nitekim, 1997 yılında bütçe açığının 3 katrilyon civarında olması beklenirken, sağladığımız disiplinle, bu açığı 2,2 katrilyon düzeyinde tuttuk ve her üç ayda bir, uyguladığımız programın hedeflerini topluma sunup, o hedeflerin gerçekleşmesi konusunda halka hesap vermeyi kendimize bir ilke edindik; bununla, hem Parlamentoya hem bütün Türkiye’ye hesap vermeyi temel bir ilke edindik. Buradaki amacımız şudur: Biz, kendimizi disipline edelim, daha kararlı olalım, bu kararlılık ve disiplin içerisinde de bütçe açığını aşağıya çekerek, bütçe harcamalarında daha dengeli bir tablo yaratalım.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 66. Birleşimi (12 Mart 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

19 Şubat 1998 Perşembe

Mera kanunu tasarısı

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 57. Birleşimi (19 Şubat 1998)

DYP GRUBU ADINA ZEKİ ERTUGAY (Erzurum) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 231 sıra sayılı Mera Kanunu Tasarısı üzerinde, Doğru Yol Partisi Grubu adına görüşlerimi arz etmek için söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyetinizi, şahsım ve Grubum adına saygıyla selamlarım.

18 inci, 19 uncu ve 20 nci yasama dönemlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine gelen, ancak bir türlü yasalaşma imkânı bulamayan bu yasa tasarısı, aslında elli yıldır Türkiye’nin gündemindedir, yaklaşık son on yıldır da Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemindedir ve bugün, ilk defa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun gündemine gelmiştir, yasalaşmaya bu kadar yakınlaşmıştır; bu aşamaya, bu safhaya gelmiş olmasını büyük bir başarı olarak kabul ediyorum; çünkü, bu yasa tasarısı, ülkemizin çok önemli bir kesimini birinci derecede ilgilendiren, hayatî önem taşıyan, Türkiye için en temel yasalardan birisidir. Bu kanun tasarısı çıkarıldığı takdirde, bu, zannediyorum, 20 nci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinin, ülkenin hayrına, Türk Milletinin, Türk çiftçisinin hayrına yapmış olduğu en büyük hizmetlerden birisi olacaktır. Bu kanun tasarısının bugüne kadar yasalaşamamış olması, zaten problemlerle boğuşan, bir türlü çağdaş standartları yakalayamamış olan Türk tarımı için çok önemli bir kayıp olmuştur; hele, son yirmi yıldır, mera hukukunu ve kullanımını düzenleyen hiçbir mevzuatın kalmamış olması, bu alanda büyük bir kargaşaya ve belirsizliğe yol açılmış olması, topraklarımızın kaybolmasını, doğanın tahrip olmasını ve hayvancılığımızın mahvolmasını da beraberinde getirmiştir.

Merasız bir hayvancılık, hele hele ülkemiz için merasız bir hayvancılık düşünülemez. Konuyla ilgili olarak, ülkemizdeki yasal sürece, bugünkü yasal duruma baktığımız zaman, bu yasa tasarısının, ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Devletin hüküm ve tasarrufunda bulunan mera, yaylak ve kışlakların hukukî durumlarının tespiti, köy ve belde tüzelkişilikleri adına tahsisi, ihtiyaç fazlasının ayırımı ve gerektiğinde tahsis amacının değiştirilmesi işlemleri, 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu yürürlüğe girinceye kadar, 4753 ve 5618 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunlarının verdiği yetkiye dayanılarak, mülga Toprak ve İskân İşleri Genel Müdürlüğünce yürütülmekteydi. 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanununa göre yapılan uygulamalar ise, reform bölgesi içinde mülga Tarım Reformu Müsteşarlığınca yürütülmüştür. Daha sonra, 4753 ve 5618 sayılı Kanunların yürürlükten kaldırılması ve bilahara, 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanununun 1978 yılında Anayasa Mahkemesince iptali sonucu, konuyla ilgili görevlerin yapılmasını sağlayacak düzenlemelere imkân verecek hiçbir hukukî dayanak kalmamıştır. Aslında, bu sayılan kanunlar da, büyük ölçüde, mera, yaylak ve kışlakların tespiti, tahsisi ve tahsis amacının değiştirilmesine yöneliktir, buna ağırlık vermiştir. Meralarımızın bakımı, ıslahı, korunması konuları bu kanunlarla da düzenlenmemiştir ve bugüne kadar sürekli ihmal edilmiştir.

Diğer yandan, başta 743 sayılı Medenî Kanun ve 442 sayılı Köy Kanunu olmak üzere, birçok kanunda, mera, yaylak ve kışlaklara dair hükümler bulunmaktaysa da, bunlar, aslında, yeterli olmadığı gibi, esas amaca hizmet etmekten de çok uzaktır.

İşte, esasında, bu konudaki yasal boşluğu anlatmak için birçok örnek vermek, birçok açıklama yapmak mümkün. Şimdiye kadar yaptığım açıklamalardan da açıkça görüleceği gibi, son yirmi yıldan beri birçok mevzuatın varlığına ve iptaline, karmaşasına, dağınıklığına sahip olan ülkemizde gelinen nokta son derece vahimdir. Vahim olan şudur: Cumhuriyetin ilk yıllarında -biraz önce konuşan kıymetli arkadaşımın da ifade ettiği gibi- 44 milyon hektar civarında olan çayır mera arazisi, bugün 21,8 milyon hektara düşmüştür; aslında, bu rakam, zannediyorum, çok ciddî tespitlerin sonucu ortaya konulmuş bir rakam değildir ve doğru olmadığı da çeşitli araştırmalarla ortaya konulmuştur. FAO kaynaklarına göre bu rakam 8,7 milyon hektar, TEMA Vakfının ve diğer birtakım araştırıcı kurumların yaptığı çalışmalarda ise mera varlığımız 3-4 milyon hektar civarındadır.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 57. Birleşimi (19 Şubat 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

11 Şubat 1998 Çarşamba

Sınır ticareti

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 53. Birleşimi (11 Şubat 1998)

MUZAFFER ARIKAN (Mardin) – Sayın Başkanım, bu imkânı verdiğiniz için teşekkür ediyorum.

Değerli milletvekilleri, elli gündür, 450'ye yakın Türk tankeri ile 200'e yakın Suriye plakalı mazot yüklü tanker, Şanlıurfa'nın Akçakale, Kilis'in Öncüpınar ile Cilvegözü Hudut Kapılarından Suriye'ye çıkış yapmış, mazot yüklü bir şekilde yeniden Türkiye'ye dönmek için Kamışlı yakınlarında beklemektedirler.

Sınır ticareti kapsamında Nusaybin Hudut Kapısında yapılan petrol ürünleri ithalatı, Türkiye Petrol Rafinerileri Anonim Şirketi, petrol dağıtım şirketleri ve Maliye Bakanlığı açısından çok önemli problemlere yol açtığı için, üretim ve dağıtım planı yapılmasını imkânsız hale getirdiği gerekçesiyle, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünce 2.12.1997 tarihinde durdurulmuştur. Daha sonra, Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığınca, bu süre, 17.12.1997 tarihine kadar uzatılmış; fakat, yine, problemler çözümlenmediği için, Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğünce 31.12.1997'de, bir gün süreyle, geçişlere imkân sağlanmıştır. Bu süre içerisinde, birkısım tanker, yüklü olarak sınırlarımıza girebilmiştir. Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğünün sağladığı bir günlük eksüreden, tahminen, kırkiki gün geçmiş olmasına rağmen, nakliyecilerin iddialarına göre, tankerler, dolu bir şekilde, elli gündür, sınır kapısında bekletilmektedir. Bir günlük süre uzatımıyla, kuyrukta bekleyen tankerlerin çok önemli bir kısmının ülkemize geçiş yapamadığı aşikârdır.

Değerli milletvekilleri, şu anda, yaklaşık 650'ye yakın araç şoförü, Suriye'den satın aldıkları mazotu, sınır ticareti süresinin sona ermesi nedeniyle Türkiye'ye geçiremeyip, umutla, araçlarının girişine izin verilmesini beklemektedirler. Sınırda bekleyen bu kişiler son derece mağdur durumdadır. Bazı kesimler tarafından, menfaat karşılığında yurda girişlerinin sağlanacağı söylenerek, bu insanlar kandırılmaya çalışılmaktadır. Bu tür girişimlerde bulunanlara kesinlikle inanmamaları gerektiğini, hatta, bu davranışlarda bulunanları resmî makamlara şikâyet etmelerini öneriyorum.

Kötü hava şartları nedeniyle, çoğunluğunun hasta olduğu ve hastanelere kaldırıldığı, kendilerini Suriye'de güvencede hissetmedikleri, ayrıca kötü muamelerle karşı karşıya oldukları, gerek gelen telefonlarla gerekse medya yayınlarıyla öğrenilmektedir.

Sınır ticareti, bu bölgede yaşayan halkımızın umut ve ekmek kapısıdır. Menfi yönde oluşabilecek gelişmelerin tedbirlerini almadan, zaman zaman, sınır ticaretine izin verilmesinin, faydadan çok zarar getirdiği inancındayım; çünkü, birçok insan, bu süre içerisinde, yatırımlarını bu yöne kaydırmakta; tanker ve kamyon alarak geçimlerini bu şekilde sağlamaktadır. Geçen kısa süreler içerisinde sınır ticaretinin yasaklanması, bu işle uğraşanları ciddî zararlara uğrattığı gibi, bizleri de sıkıntıya sokmaktadır.

Burada bize düşen görev, sınır ticaretiyle uğraşanlara son bir şans daha tanıyarak, şu anda Kamışlı kapısında bekleyen 650'ye yakın tankerin giriş yapmasını sağlamak ve böyle bir sorunla bir daha karşı karşıya gelmemek için kalıcı çözümler üretmektir.

Sınır ticaretiyle ilgili mevzuatın, bu çerçevede, yeniden düzenlenmesini ve kalıcı tedbirlerin alınarak, bu bölgede yaşayan insanların daha sağlıklı bir ticarî ilişki içine girmelerinin sağlanması gerekmektedir.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 53. Birleşimi (11 Şubat 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

21 Ocak 1998 Çarşamba

Çek Cumhuriyeti hava taşımacılığı

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 45. Birleşimi (21 Ocak 1998)

RP GRUBU ADINA MEHMET SIDDIK ALTAY (Ağrı) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye ile Çek Cumhuriyeti Hükümeti arasındaki hava taşımacılığı anlaşması konusunda Grubum adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bilindiği gibi, 5 Haziran 1945 tarih ve 4749 sayılı Yasayla tasdik olunan 7 Aralık 1944 tarihli Chicago Milletlerarası Sivil Havacılık Anlaşmasında ticarî hakların düzenlenmesi konusunda bir mutabakata ulaşılamamış; bu nedenle ticarî hakların ikili sözleşmeler yoluyla düzenlenmesi cihetine gidilmiştir. Gerek Türkiye gerekse diğer devletler, 11 Şubat 1946'da Amerika Birleşik Devletleri ile İngiltere arasında imzalanan Bermuda Anlaşmasına dayanarak, ikili anlaşmalar yoluyla hava taşımacılığını geliştirme yoluna gitmişlerdir. Ülkemizin coğrafî konumu, uluslararası hava servislerinin ülkemizden geçmesinin sağlayacağı avantajlar göz önüne alındığı takdirde, diğer ülkelerle sivil havacılık konusunda imzalanacak ikili anlaşmaların büyük önem taşıdığı ortaya çıkmaktadır. Yapılacak bu anlaşmalar, ülkemizde sivil havacılığın gelişmesine de önemli katkılar sağlayacaktır. Tüm bunlar göz önüne alınarak, devletimiz, geçmişten bu tarafa çeşitli ülkelerle hava taşımacılığı konusunda ikili anlaşmalar imzalayagelmiştir.

Bu anlaşmalar, ABD ile İngiltere arasında imzalanan ve tüm dünyanın bu konuda örnek kabul ettiği Bermuda Anlaşmasına uygun nitelikler taşımakta olup, çerçeve anlaşması niteliği taşımakta ve karşılıklı ülke çıkarlarının gözetilmesi esasına dayanmaktadır.

Türkiye ile Çek Cumhuriyeti arasında 15 Nisan 1996 tarihinde Ankara'da imzalanan Hava Taşımacılığı Anlaşması da bu çerçevedendir. Anlaşma, hava trafiğiyle ilgili millî kanun ve nizamlara uyulmak şartıyla iki ülke arasında hava seferlerinin yapılmasını öngörmektedir.

İmzalanan anlaşmanın, Türkiye ile Çek Cumhuriyeti arasındaki mevcut ilişkilere olumlu katkıda bulunacağına inanıyoruz. Bu anlaşmanın iki ülke arasındaki ekonomik, kültürel, spor ve turizm alanındaki işbirliğinin de daha ileri düzeylere taşınmasında önemli bir adım olmasını temenni etmekteyiz.

Çek Cumhuriyetiyle imzalanan bu anlaşma gibi diğer ülkelerle de imzalanacak ikili hava taşımacılığı anlaşmalarının, ülkemizin tanıtılması, turizm ve ihracat gelirlerinin artması, sivil hava taşımacılığının geliştirilmesi ve diğer ülkelerle iyi ilişkilerimizin artırılması gibi çok önemli olumlu sonuçlar getireceğine inanmaktayız. Bu vesileyle, bu anlaşmayı uygun bulmaktayız.

Konuşmanın tamamı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 20. Dönem 3. Yasama yılı 45. Birleşimi (21 Ocak 1998) tutanakları içerisinde bulunabilir.

Blog Arşivi