Ali Palabıyık: Korkulan değil sevilen hakem olmak istiyorum

31 Ocak 2014 - 16:06

İSTANBUL - Küçük yaşta, pek de yetenekli olmadığı futbolculuk macerasını sonlandırdıktan sonra hakemliğe adım atan Ali Palabıyık, "Korkulan değil sevilen hakem olmak istiyorum." dedi.

18 yaşında hakemliğe başlayan, 30 yaşında da üst klasman hakemi olan Ali Palabıyık, futbolculuğunun aksine hakemliğinin üzerine her gün yeni birşey koyduğunu söylüyor. Hakemlikte emin adımlarla ilerleyen Palabıyık, 2012 yılında Üst Klasman hakemi olmayı başardı. Hayattaki bir diğer hedefini de öğretmenlik yaparak çocuklara küçük yaştan itibaren insan haklarını öğretmek ve demokratik bir ortamda yaşayabilmeleri için zemin hazırlamak olarak belirten Palabıyık, yumuşak yüzlü bir mizacı olduğu için bazen sıkıntı yaşasa da korkulan değil sevilen bir hakem olarak anılmak istediğini söylüyor.

"Amatör olarak kalecilik yaptım. Ancak futbol oynayarak çok fazla başarılı olamayacağımı anladım. Arkadaşım Soner Maraş'ın teşvikiyle 2000 yılında hakem kursuna kaydoldum. Kurstaki ilk hocam Cengizhan Bilgi’ydi. Kendisinin büyük emeği vardır üzerimde." diyen Palabıyık, Futbol Federasyonu Basın Departmanı'nın hazırladığı TamSaha Dergisi'ne yaptığı açıklamada, şunları söyledi:

"Futbol oynarken kalecilik yaptığım İncirlispor'un maçına hakem olarak çıktım. Teknik direktör Avni Balaban'la bazı sıkıntılarımız olmuştu. Bu nedenle maç öncesi çok tedirgindi. Ancak bu durum, saha içindeki kararlarımı asla etkilemedi. Daha sonra kendisiyle barıştık.

Süper Lig'de yardımcı hakemlik yaptıktan 7 yıl sonra hakem olarak bir büyük Süper Lig takımının maçına geçtiğimiz sezon çıktım. Ziraat Türkiye Kupası’nda Türk Telekom Arena’da oynanan Galatasaray-1461 Trabzon maçını yönetmiştim.

Galatasaray maçı kaybederek kupadan elenmişti. Galatasaray’ın kupadan elenmesi o karşılaşmayı medya ve kamuoyu açısından daha popüler bir hale getirmişti. Benim de hakem olarak adım kamuoyu tarafından biraz daha fazla duyuldu diyebilirim."

Altındağ'da öğretmenlik yaptığını, okullarının insan hakları ve demokrasi konularıyla ilgili yürüttüğü bir AB Projesi'nde proje asistanlığı ve eğitmenlik görevini yürüttüğünü belirtirken, Selçuk Üniversitesi’nde de Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi üzerine yüksek lisans yaptığını söyledi.

Müsabaka tebligatı geldikten sonra, iki takımın önceki maçlardaki pozisyonlarını ve oyun sistemlerini analiz ettiğini de belirten Palabıyık, "Oyuncuların pozisyonlardaki hareketlerini ve hakeme karşı gösterdiği tepkileri incelerim. Ayrıca maç sabahı kahvaltıdan sonra 1-1.5 saat uyurum." diyerek şöyle devam etti:

"Evde mutlu olduğunuz zaman sahada da mutlu oluyorsunuz ve müsabakayı o pozitif ruh haliyle yönetiyorsunuz. Huzursuz olursanız, bu mutlaka saha içine hata olarak yansıyor. Bu yüzden bir hakemin başarısında ev hayatının çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de maalesef fanatizm çok yüksek seviyede. Tuttukları takımın kazanması için her yolu mubah olarak görebiliyor insanlar. Rakibe ve hakemlere saygı gösterilmediği durumlar oluyor. Oyuncular da bunu körüklüyor maalesef. Umut ediyoruz ki; önümüzdeki yıllarda bu durum değişir.

İnsan olarak çok sinirli veya gergin bir yapıya sahip değilim. Yumuşak bir yapım var. Hatta çocuksu bir mizacım var diyebilirim. Bu durum da bana hakemlikte bu zamana kadar hep dezavantaj oldu aslında. Yani henüz bir avantajını göremedim."

Korkulan değil, sevilen bir hakem olmak arzusunda olduğunu belirten Ali Palabıyık, "Zaten hiçbir hakemin oyuncuları azarlamak ve sert çıkmak gibi bir niyeti yoktur. Her hakem sahaya çıktığında, futbolun kurallarını kusursuz bir şekilde uygulamak ve adaleti sağlamak ister. Başka bir amacı yoktur." diyerek, şunları söyledi:

"Collina en çok takip ettiğim ve örnek aldığım isimdi. Vücut dili, mimikleri, sahadaki duruşu ve oyuncularla iletişimiyle çok büyük bir hakemdi. Şu an ise dünyada Howard Webb’i çok beğeniyorum. Cüneyt ve Fırat Hocalarla fikir alışverişi yapmak da bizi geliştiriyor."

TamSaha Dergisi'nden Aydın Güvenir'e konuşan Ali Palabıyık'ın röportajının ayrıntısı ise şöyle:

Kamuoyunun da sizi daha yakından tanıması açısından nereli olduğunuzu sorarak ve ailenizden söz ederek başlayalım isterseniz röportaja…
14 Ağustos 1981’de Ankara’da doğdum. Doğma büyüme Ankaralıyım. Baba tarafım aslen Çankırı’nın Yapraklı ilçesinden. Benden 4 yaş küçük bir erkek kardeşim var. Babam emekli olmadan önce Jandarma Genel Komutanlığı’nda sivil işçi olarak çalışıyordu. Annem ise ev hanımı. 2005 yılında Gazi Üniversitesi BESYO girdim. 2009’da mezun oldum. 2008’den beri eşim Eda ile evliyim. 2.5 yaşında da Ege isimli bir oğlum var.

Hakemliğe başlamanıza ne vesile oldu? Hakemlikten önce başka uğraşlarınız olmuş muydu?
Yıllarca amatör olarak futbol oynadım. Kardeşim de benim gibi amatör olarak futbol oynuyordu. Küçüklükten beri futbolla son derece ilgiliydim. 8 yaşındayken amatör kulüplerde oynamaya başladım. Kaleciydim. Ancak seneler geçtikten sonra futbol oynayarak çok fazla başarılı olamayacağımı anladım. Hem çok yetenekli değildim hem de hocalarımla bazı sıkıntılar yaşamıştım. Bunun üzerine 17 yaşındayken futbol oynamayı bıraktım. Sarılık geçirdiğimden 2 yıl futboldan ayrı kalmış, sonra tekrar oynamaya devam etmiştim. Bu olay da beni etkilemişti. Şu anda Ulusal Yardımcı hakemlerden olan Soner Maraş, çocukluk arkadaşım. Aynı mahallede büyüdük. Futbolu bıraktıktan bir süre sonra hakemlik kursu açıldığını ve benim de katılabileceğimi söyledi. O da benim gibi amatör olarak futbol oynamıştı. O ana kadar aklımda hakem olmak gibi bir düşünce yoktu açıkçası. Ancak ikimiz de futboldan kopamayacağımızı ve bu oyunun bir parçası olmak istediğimizi biliyorduk. Böylelikle 2000 yılının Şubat ayında, kursa kaydoldum. Mahalledeki tüm arkadaşlarla başvurmuştuk kursa ancak daha sonra sadece Soner’le ben devam ettik. Hakemlik kursundaki ilk hocam Cengizhan Bilgi’ydi. Kendisinin büyük emeği vardır üzerimde.

KALECİLİĞİNİ YAPTIĞIM TAKIMIN MAÇINI YÖNETTİM

Eski bir futbolcu olarak hakemlikteki ilk maçınızda neler hissettiniz?
25 Mayıs 2000 yılında ilk kez amatör bir karşılaşmada hakem olarak görev aldım. Daha önceden kalecilik yaptığım sahaya hakem olarak çıkmak benim için değişik bir tecrübe oldu gerçekten. Hatta bir süre sonra çok ilginç bir anı yaşadım. Futbol oynarken kalecilik yaptığım İncirlispor takımının maçına hakem olarak çıktım. Futbolculuk dönemimde takımın teknik direktörü Avni Balaban'la başta da bahsettiğim gibi bazı sıkıntılarımız olmuştu. Hem kadroya giremediğimden ötürü hem de İncirlispor’dan Ulus Fatihspor’a lisansımı almak istediğim sırada Avni Hoca buna izin vermediği için bazı tatsızlıklar yaşamıştım. Dolayısıyla İncirlispor’un maçını yönetmeden önce Avni Hoca çok tedirgindi. Ancak tabii ki bu durum, saha içindeki kararlarımı asla etkilemedi. Maçtan sonra Avni Hocanın tedirginliği tamamen gitmişti zaten. Daha sonra kendisiyle barıştık, halen arada sırada görüşüyoruz. Aslına bakarsanız Avni Hoca ile bunları yaşamamız benim futbolu bırakıp hakemliğe başlamama vesile oldu. Yani benim için çok olumlu bir şey gerçekleşti. Çünkü bahsettiğim gibi zaten futbol oynamak konusunda yetenekli değildim.

Hakemliğe başladıktan sonraki dönemde gelişiminiz nasıl oldu?
2002 yılına kadar amatör müsabakalarda görev almaya devam ettim. O sene, asker olanların hakemliği bırakmasıyla birlikte oluşan açıktan dolayı daha vaktim olmasına rağmen kendimi bir anda klasman hakemleri kadrosunda buldum. Yaklaşık 10-12 arkadaşımla beraber, Ulusal C Yardımcı Hakemi oldum. Bir sene sonra C Hakemliğine yükseldim. Ancak o zamanki adıyla Bank Asya 1. Lig’de birkaç maç dışında fazla görev şansı bulamadım. 2004-2005 sezonunda ise Üst Klasman Yardımcı hakemi olarak Süper Lig maçlarında görev almaya başladım. Aslında hedefim hakem olmaktı. Yardımcı hakemlik daha arka plandaydı benim için. Süper Lig’de yardımcı hakem olarak görev aldığım ilk maç ise 2004-2005 sezonundaki Gençlerbirliği-Ankaraspor karşılaşmasıydı. Maçın hakemi Bülent Yıldırım, diğer yardımcı hakem Özgür Fatih Kalaycı, 4. hakem ise Mustafa İlker Coşkun’du. O sezon 8-9 Süper Lig karşılaşmasında daha yardımcı hakem olarak görev yaptım. Ama benim gönlümde yatan hakem olarak görev yapmaktı. O dönemin MHK 3. Bölge Sorumlusu Murat Ilgaz bu isteğimi göz önüne alarak karşılaşmalara hakem olarak atanmam konusunda destek oldu. Üç maçta görev yaptıktan sonra B Hakemi olmaya hak kazandım. Bu süreçten sonra 2005 yılında Ankaragücü ile Konyaspor arasında oynanan Ankara TYSD Kupası maçını yönettim. O maçla birlikte biraz daha göze girdim. Bunun ardından 7 sene daha B Hakemliği yaptım, yani Üst Klasman hakemliğinin bir altındaki seviyede görev aldım. Bu dönemde alt liglerde birçok zorlu maçta düdük çaldım. 2010 yılının bahar ve yaz aylarında askerlik görevimi de tamamladım. Üst Klasman Hakemi olmak için önümdeki bu engel de kalktı. 2012 yılında da 31 yaşındayken Üst Klasman hakemi olmaya hak kazandım. Hatta Üst Klasman hakemi olduğumu oğlumun doğum gününde öğrendim. Açıkçası bu kategoriye yükseleceğimden çok umutlu değildim o dönemde. O gün babam aradı ve TFF’nin sitesinde açıklanan Üst Klasman Hakemler Listesi’nde benim de ismimin yazdığını söyledi. Haberi duyunca çok sevindim.

Yaklaşık 7 sene sonra tekrar Süper Lig’e bu sefer istediğiniz gibi hakem olarak geri döndünüz yani…
Aynen öyle. Süper Lig’e arzu ettiğim şekilde dönmüş oldum böylece. Üst Klasman hakemi olarak ilk maçım ise Gaziantep Büyükşehir Belediyespor-Denizlispor karşılaşmasıydı. Bildiğiniz gibi Üst Klasman hakemleri hem Spor Toto Süper Lig’de hem de PTT 1. Lig’de görev yapabiliyor. 4-5 maçın ardından geçen sezon Ziraat Türkiye Kupası’nda Türk Telekom Arena’da oynanan Galatasaray-1461 Trabzon müsabakasında görevlendirildim.

O karşılaşmada neler hissetmiştiniz?
Tabii ki benim için çok önemli bir deneyim oldu. Her karşılaşmaya olduğu gibi bu maça da çok iyi hazırlandım diyebilirim. O karşılaşmayı da sıkıntısız bir şekilde tamamladığımı düşünüyorum. Galatasaray maçı kaybederek kupadan elenmişti. Galatasaray’ın kupadan elenmesi o karşılaşmayı medya ve kamuoyu açısından daha popüler bir hale getirmişti. Benim de hakem olarak bu sayede adım, o karşılaşmayı yönettiğim için kamuoyu tarafından biraz daha fazla duyuldu diyebilirim. İyi bir yönetim göstermiş olduğum için de medyada olumlu şekilde yer almıştı ismim.

Spor Toto Süper Lig’deki ilk karşılaşmanız hangisiydi peki?
Geçen sezonun 9. haftasındaki Mersin İdman Yurdu-İstanbul BBSK karşılaşmasıydı. O müsabakayı da başarılı bir şekilde tamamladıktan sonra Kasımpaşa-Eskişehirspor karşılaşmasına verildim. Daha sonra sezonun ikinci yarısında da üç Spor Toto Süper Lig maçında daha düdük çaldım. Bu sezon ise Süper Lig ve PTT 1. Lig’de düdük çalmaya devam ediyorum bildiğiniz gibi. Ayrıca ilave yardımcı hakem olarak da iki karşılaşmada görev aldım.

Konu ilave yardımcı hakemlikten açılmışken, bu görevde yaşadığınız tecrübeleri ve ilave yardımcı hakem olarak maçlarda dikkat ettiğiniz konuları bizlerle paylaşır mısınız?
Mustafa İlker Coşkun ve Serkan Tokat başta olmak üzere Ankara’daki Üst Klasman Hakem ve Yardımcı Hakem arkadaşlarımızla Gazi Üniversitesi’nin futbol sahasında ilave yardımcı hakemlik hakkında uygulamalar yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Ulusal Hakem Özer Özden de bu çalışmalarda bize eşlik etti. Gerek topun çizgiyi geçip geçmediği, gerekse de ilave yardımcı hakemlerin penaltı pozisyonları ile ilgili karar vermesi konusunda çalışmalar yaptık. Nitekim bu sezon düdük çaldığım Beşiktaş-Gaziantepspor maçında da yaşanan bir pozisyonda ilave yardımcı hakem Serkan Tokat’ın doğru bir şekilde penaltı olduğuna işaret etmesi sonucunda bu çalışmalarımızın başarılı olduğunu gördük.

ÖĞRETMENLİK VE YÜKSEK LİSANS YAPIYORUM

Hakemlik dışında meşgul olduğunuz bir iş var mı?
Ankara’nın Altındağ ilçesinde Polis Amca Ortaokulu’nda öğretmenlik yapıyorum. Bilişim Teknolojileri derslerine giriyorum. Ayrıca okulumuzun insan hakları ve demokrasi konularıyla ilgili yürüttüğü bir Avrupa Birliği Projesi var. Burada da proje asistanlığı ve eğitmenlik görevini yürütüyorum. Bu projenin başında olan okul müdürü Mete Kızılkaya da eskiden hakemlik yapardı. 104 bin euro değerinde olan bu projedeki amaç; okuldaki öğretmenlere, öğrencilere hatta velilere insan hakları, kadın hakları ve demokrasiyle ilgili bilgiler vermek ve böylece okulumuzu daha demokratik bir ortama kavuşturmak, çocukların okula severek gelmesini sağlamak. Aynı zamanda çocukların bu yaştan haklarını bilmesi ve bunları bilerek yaşamasını gerçekleştirmek. Altındağ, Ankara’da diğer yerlere oranla biraz daha sorunlu bir bölge diyebiliriz. İşte bunları uygulayarak orada yaşayan çocukların çok daha iyi bir şekilde yetişmesini hedefliyoruz. Bu bilgileri aktarmak için de Konya’daki Selçuk Üniversitesi’ndeki öğretim üyelerinden eğitim aldık. Bu bağlamda sunduğumuz yaklaşık 600 projenin 29’u Avrupa Birliği tarafından kabul edildi. Türkiye’de bu projeyi uygulayan tek ortaokuluz. Hakemlik dışında bir diğer hedefim de bu. Zaten şu an Selçuk Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi üzerine yüksek lisans da yapmaktayım.

Sizi hakemliğin yanı sıra öğretmenliğe yönelten neden neydi?
Reklamcılık konusunda faaliyet gösteren bir akraba şirketimiz var. Öğretmenliğe başlamadan önce burada çalışıyordum. Aynı zamanda dayımla beraber araba alım-satımı da yapıyordum. Ancak şu an hakemlik ve öğretmenlik yaptığım için o işlerle eskisi kadar ilgilenemiyorum. Okulumuzdaki öğretmen açığından dolayı ücretli olarak öğretmenlik yapmaktayım. Çocukların daha iyi bir şekilde yetişmesine katkıda bulunmak için öğretmenliği tercih ettim.

Hakemliğe geri dönelim. Yönettiğiniz karşılaşmalara motive olurken nelere dikkat ediyorsunuz? Düdük çaldığınız maçları daha sonra izleyip analiz yapıyor musunuz?
İnsanın hatasını en iyi bulan gene insanın kendisidir. Bu yüzden, yönettiğim karşılaşmayı sonradan mutlaka izlerim. Hatalarımı bulmaya çalışırım. Bu hatalardan ders çıkarıp, bir sonra yöneteceğim müsabakada tekrar etmemeye çalışırım. Üst Klasman hakemliğine yükseldikten sonra İbrahim Aksoy Hocam mentörlüğümü yapıyor. Onun da bana çok yardımları dokundu, kendisine de çok teşekkür etmek isterim. Maçlara motive olma konusuna gelirsek; üst düzey hakemlerimizden bu konuda sürekli görüş aldığımı söyleyebilirim. Konsantrasyonla ilgili önceden eğitim de almıştım. Onun da çok yararını görüyorum. Müsabaka tebligatı geldikten sonra, iki takımın önceki maçlardaki pozisyonlarını ve oyun sistemlerini analiz ederim. Oyuncuların pozisyonlardaki hareketlerini ve hakeme karşı gösterdiği tepkileri incelerim. Bunun dışında; müsabakada görev yapan hakem ekibiyle beraber maçtan önce konuşulacak önemli bir konu varsa mutlaka değerlendiririz. Ayrıca müsabaka sabahı kahvaltıdan sonra 1-1.5 saat uyuyarak müsabakaya daha iyi konsantre olmaya çalışırım. İbrahim Hoca mentörüm olduktan sonra uygulamaya başladığım bir şey bu. Daha sonra da tamamen müsabakayı düşünür, ailem dahil dış dünyayla tüm bağlantımı keserim.

BAŞARIDA EV HAYATININ ÇOK ÖNEMİ VAR

Türkiye’de hakemlere gösterilen tepki diğer ülkelere göre oldukça fazla. Sizin de başınıza benzer durumlar geldiğinde nasıl etkileniyorsunuz?
Çok şükür ki, bana aşırı tepki gösterilen bir durumla karşılaşmadım şu ana kadar. Eşimin bu konuda büyük özveri gösterdiğini de söylemem gerek. Özellikle Üst Klasman hakemi olduktan sonra mesaim daha da arttı. Hafta sonunu ailemle birlikte geçiremiyorum. Bu durumlarda eşim bana hep destek oluyor. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Onun desteği olmasa zaten bu noktada olamazdım. Evde mutlu olduğunuz zaman sahada da mutlu oluyorsunuz ve müsabakayı o pozitif ruh haliyle yönetiyorsunuz zaten. Huzursuz olursanız, bu mutlaka maç esnasında saha içine hata olarak yansıyor. Bu yüzden bir hakemin başarısında ev hayatının çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum.

Size göre diğer ülkelere oranla Türkiye’de hakemlere bu kadar fazla tepki olmasının nedeni nedir?
Orada da hatalar oluyor herkesin gördüğü gibi. Ancak Türkiye’deki gibi aşırı tepki gösterilmiyor. Bence bu durum, insanların spora bakış açısı ve spor kültürüyle ilgili. Türkiye’de maalesef fanatizm çok yüksek seviyede. Tuttukları takımın kazanması için her yolu mubah olarak görebiliyor insanlar. Olaya spor olarak bakılmıyor maalesef. Gerek rakibe, gerekse de hakemlere saygı gösterilmediği durumlar oluyor. Bu durum da tabii ki bizim saha içindeki işimizi zorlaştırıyor. Yurtdışında verdikleri olumsuz bir karar sonrası bile hakemlere saygı duyulduğunu görüyoruz. Ancak Türkiye’de buna pek rastlayamıyoruz. Oyuncular da bunu körüklüyor maalesef. Kendilerine göre olumsuz bir karar verilmişse hakemi baskı altına almaya çalışabiliyorlar. Umut ediyoruz ki; önümüzdeki yıllarda bu durum değişir. Oyuncuların birbirlerine ve hakemlere saygısı artar. Oyuncular gibi hakemlerin de bazen hata yapabileceği daha iyi kavranır. Böyle olduğu zaman bizim işimiz daha da kolaylaşacaktır.

Geliştirmeye çalıştırdığınız yönleriniz var mı hakemlikle ilgili?
Sadece hakemlikle ilgili olmasa da İngilizcemi geliştirmeye özen gösteriyorum. Hem ileride FIFA kokartı takabilmek hem de ligde yönettiğim maçlarda yabancı oyuncularla daha sağlıklı diyalog kurabilmek için çok önemli İngilizce bilmek. Bu sayede bize çok önemli bilgiler veren MHK Danışmanı Jaap Uilenberg’le de direkt olarak görüş alışverişinde bulunabiliyorsunuz. İngilizcemi geliştirmek için geçen yaz kendi imkanlarımla yaklaşık 40 gün İngiltere'de dil okuluna gittim. Şu anda da ODTÜ’de açılan İngilizce kursuna devam ediyorum. Önümüzdeki yaz da bir aksilik olmazsa 1.5 aylığına Manchester’a dil okuluna gitmeyi planlıyorum.

Sahadaki duruşu da göz önüne alarak kendinizi nasıl bir hakem olarak tanımlarsınız?
İnsan olarak çok sinirli veya gergin bir yapıya sahip değilim. Yumuşak bir yapım var. Hatta çocuksu bir mizacım var diyebilirim. Bu durum da bana hakemlikte bu zamana kadar hep dezavantaj oldu aslında. Yani henüz bir avantajını göremedim, ne zaman olacak diye de bekliyorum (gülüyor). Bazen oyuncularla fazla diyaloğa girdiğim de oldu. Bunu da gerek maçlardan sonra kendimi analiz ederek, gerekse de mentörlerimizden gelen eleştirileri dikkate alarak azaltmaya çalışıyorum. Oyuncularla daha az diyalog içinde olmaya özen gösteriyorum. Ama dediğim gibi, yumuşak yüzlü olmamdan ve genç yaşımdan dolayı bazen sıkıntı yaşadığım durumlar oluyor. Oyuncuların baskı altına almaya çalıştığını hissedebiliyorum. Bu durumu da maçtan önce ya da devre arasında oyuncularla konuşarak ve saha içinde hakemle fazla diyaloğa girmemeleri gerektiğini söyleyerek önlemeye çalışıyorum. Kısacası otoriter yapımı daha çok hissettirmeye çalışıyorum. Tabii ki ileride oyuncular beni daha çok tanıdığında ve daha çok tecrübe kazandığımda bu durum kendiliğinden daha iyi bir hale gelecek diye düşünüyorum. Ama her şey bir yana korkulan değil, sevilen bir hakem olmak arzusundayım. Zaten hiçbir hakemin oyuncuları azarlamak ve sert çıkmak gibi bir niyeti yoktur. Her hakem sahaya çıktığında, futbolun kurallarını kusursuz bir şekilde uygulamak ve adaleti sağlamak ister. Başka bir amacı yoktur.

Daha yolun başındasınız. Gelecek yıllardaki hedeflerinizi soralım…
Şimdiki hakem abilerimiz gibi ben de ileride FIFA kokartı takarak Avrupa kupalarında görev almayı hedefliyorum. İnşallah bunu gerçekleştirebilirim. Ülkemi yurtdışında da temsil ederek en iyi şekilde hizmet vermek istiyorum. Aslında her hakemin de hedefi budur diyebiliriz. Tabii ki FIFA kokartı takabilmek için bütün şartları yerine getirmem ve yönettiğim maçlarda iyi performans göstermem gerekiyor.

Hakemliğe ilk başladığınız yıllarda ve şu anda örnek aldığınız isimler kimler?
Hakemliğe başladığım ilk yıllar Pierluigi Collina en çok takip ettiğim ve kendime örnek aldığım isimdi. Hatta yönettiği Türkiye-İngiltere maçını da ertesi gün İstanbul’da maçım olduğundan, stadyumda izlemiştim. Vücut diliyle, mimikleriyle, sahadaki duruşuyla ve oyuncularla olan iletişimiyle Pierluigi Collina çok büyük bir hakemdi. Şu an ise dünyada, yönetme tarzı ve koşu stilini göz önüne alarak Howard Webb’i çok beğeniyorum. Ayrıca FIFA kokartı takmış hakemlerimizin tecrübelerinden de faydalanıyorum. Onların sadece saha içindeki değil saha dışındaki hareketlerinden de bir şeyler öğrenerek kendime katkı sağlamaya çalışıyorum. Gerçekten hepsi çok mütevazı insanlar. Bu davranışlarını da örnek alıyorum. Hakemliğe başlayan tüm genç arkadaşlarımız Cüneyt Hoca ve Fırat Hoca gibi olabilmeyi hedefliyor. Kendileri de bizim gibi genç hakemlere her zaman en üst düzeyde yardımı gösteriyor zaten. Onlarla fikir alışverişi yapmak bizi geliştiriyor. Ayrıca bu yaz Halis Özkahya’nın yönettiği Rosenborg-St.Johnstone karşılaşmasının dördüncü hakemiydim. Bu benim ilk Avrupa kupası maçı deneyimimdi. Bu yüzden Halis Hoca ile o seyahatte yaşadıklarımızdan ötürü, kendisiyle de ayrı bir diyaloğumuz vardır.

Yönettiğiniz karşılaşmalarda unutamadığınız bir hatıranız var mı?
Bölgesel Amatör Lig’den 3. Lig’e terfi müsabakaları sırasında Düzce’de yönettiğim bir maçta oyuncunun biri sakatlanmıştı. Sahada da doktor ve sedye yoktu maalesef. Oyuncuya yardım edip saha kenarına kadar götürmüştüm. Hatta bu olay basında da yer almış, hep hakeme kızarlar ama bu sefer hakem oyuncuyu sırtında taşıdı tarzında bir şeyler yazılmıştı. Benim için güzel bir hatıraydı.

(CİHAN)


Spor